28 Ocak 2011 Cuma

İlk Görüşte Aşk Dedin mi Akıldan Bunlar Geçer!

''Sanem hanım. Sanem. Evlen benimle Sanem. Kadınım ol benim. Yaşadığım tüm acıları, yaptığım bütün kötülükleri, pişmanlıklarımı, hatalarımı akla. Başına çiçekten taçlar yapayım, sana şiirler yazayım, seni her gece masallar anlatarak uyutayım. Bazı akşamlar dvd’de film seyredelim seninle. Birlikte hüzünlenelim, birlikte gülelim. Sanat galerileri gezelim. Sen benden daha çok anla modern sanatı. Gördüğümüz eserlerin ne anlama geldiğini açıkla bana, ben başımı sallayayım. Ah ben ne aptalmışım! nasıl olup da varlığından kuşkuya düşmüşüm? Oysa hayat denen bu yaranın seni bulmak dışında ne anlamı olabilirdi ki? Bak şimdi her şey ne kadar açık görünüyor oysa. İlk görüşte aşka inanırsın, değil mi Sanem? Evet, çok doğru. Ben de başka türlüsüne inanmam zaten. Biliyor musun Sanem, ben seni hep severim. Her gün daha çok severim. Bak mesela pencerenin önüne bir kuş konar ben seni severim, bir tren yolculuğunda pencereden dışarı bakarken derme çatma bir ev gözüme çarpar ben seni severim, burnuma eskilerden, hangi uzak hatıraya ait oldugunu bir türlü çıkaramadığım bir koku çarpar ben seni severim, kafama kuş sıçar ben yine seni severim… Anlıyor musun beni?

Sonra ben bazen biraz fazla kıskanç olabilirim. Diyelim yazlık bir yere gitmişizdir de, bir akşam sen çok hoş bir tunik giymişsindir, oradaki bütün erkekler bayılır sana, hemen aşık olur. Ben mesela tunik nedir onu bile bilmeden kıskançlıktan çatlayabilirim böyle bir durumda. Ama belli etmem. Ama sen yine de sezersin. Öyle bir laf edersin ki ben, benden başka hiç kimseye bakmayacağını anlarım. O kadar da incesindir. Bir de bir iyilik rica edeceğim senden. Gözlerine o elem ifadesini yükleyen alçağın adını söyle bana. Söyle ki, ona hemen düello şahitlerimi göndereyim. Silah seçimini o yapsın. Evet. Utanarak kabul ediyorum ki, bunu bir yerde okudum. Ama ne fark eder? Bütün şiirler, romanlar senin için yazılmadı mı zaten? Şarkılar senin için söylenmedi mi? Masumların kanı senin için akmadı mı? Ruhum hep seni aradı benim Sanem. Hep seni arar. Milyonlarca yıl geçsin, sistemler çöksün, güneşler patlasın benim ruhum seni arar. Ve biliyor musun Sanem, bulur da. Şimdi bulduğu gibi bulur. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum.”

Kutsal Kitap!

''Kaybedilen en kıymetli eşyanın, servetin, her türlü dünya saadetinin acısı zamanla unutuluyor. Yalnız kaçırılan fırsatlar asla akıldan çıkmıyor ve her hatırlayışta insanın içini sızlatıyor. Bunun sebebi herhalde “bu öyle olmayabilirdi!” düşüncesi yoksa insan mukadder telakki ettiği şeyleri kabule her zaman hazır."

''Hayatta hiçbir zaman kafamızdaki kadar harikulade şeyler olmayacağını henüz idrak etmemiştim.''

''Bütün teesürlerimiz, inkisarlarımız, hiddetlerimiz, karşımıza çıkan hadiselerin anlaşılmadık, beklenmedik taraflarınadır. Her şeye hazır bulunan ve kimden ne geleceğini bilen bir insanı sarsmak mümkün müdür?''

''Hayatta yalnız kalmanın esas olduğunu hala kabul edemiyor musunuz? Bütün yakınlaşmalar, bütün birleşmeler yalancıdır. İnsanlar ancak muayyen bir hadde kadar birbirlerine sokulabilirler, üst tarafını uydururlar; ve günün birinde hatalarını anlayınca, yeislerinden her şeyi bırakıp kaçarlar.''

''Hayat ancak bir kere oynanan bir kumardır, ben onu kaybettim. İkinci defa oynayamam.''

Çocuk Masalıymış! Hadi Ya!

*Büyüklere her şeyi açıklamak gerekir zaten.

*Büyüklere, ''Kırmızı tuğlalı bir ev gördüm. Pencerelerinde sardunyalar, çatısında güvercinler vardı...'' derseniz eğer, bu evi bir türlü gözlerinin önüne getiremezler. Onlara denilmesi gereken şudur: ''Milyonluk bir ev gördüm.'' İşte o zaman, ''Ah, ne kadar güzel.'' derler size.

*Onu davranışlarıyla değerlendirmeliymişim, dedikleriyle değil.

*Kelebeklerle tanışmak istiyorsam, birkaç tırtıla katlanmam gerek.

*En zoru budur. Kişinin kendi kendini yargılaması, başkalarını yargılamasından çok daha güçtür. Kendi kendini yargılamayı beceriyorsan, hakikaten bilge bir kişisin demektir.

*İnsanların hiçbir şeyi öğrenecek vakitleri yok. Her şeyi satıcılardan hazır alıyorlar.

*Gülünü bu kadar önemli kılan, ona harcadığın zamandır.

*''Çölü güzel kılan, bir yerinde bir kuyu saklıyor olması.'' dedi Küçük Prens.

*''Günün birinde üzüntün geçince (üzüntüler günün birinde mutlaka geçer), beni tanımış olduğuna sevineceksin.

Daha Ne Olsun?

"Ben ilişkilerime karşımdakine tam bir güven duyarak başlamayı tercih ederim. Karşımdaki güvenilmez biri olduğunu gösterene kadar da böyle devam ederim. Her seferinde hayal kırıklığına uğramışsam da ahlaken bunun böyle olması gerektiğine inanıyorum."

20 Ocak 2011 Perşembe

Ispanak

Gazeteden sarıp sarmalayıp adına meşin yuvarlak dediğim ama yuvarlak olmayan o nesneyle kırdığım vazoların yanında kalbim neydi ki? Alışmıştım artık. Annemle hayatımdaki en önemli tartışmalarıma yol açan kırık vazolar ve onunla beraber koridor  boyunca üzerime yağan terlikler çocukluğumun en önemli detaylarıydı. Bir de Didem vardı tabii. Komşu kızı. O binanın giriş katında ben ise 4. katında oturuyordum. Aramızdaki bu farkı ben pek önemsemiyor, hatta yukarından onu görmeye çalışarak - asla kibirli olarak değil- bu dezavantajı avantaja çeviriyordum. Bir de Yusuf vardı; en yakın arkadaşım. Yusuf'u, sünnet düğününden sonra evde yatarken pipisine üfleyecek kadar değil ama annesi Selma teyzeye akşam yemeğinde bizde yenmeyen yemekleri Yusuf'a getirmek istediğimi söyleyecek kadar çok seviyordum. Ama Selma teyze o yemeklerin artık olacağını net bir şekilde yüzümü çarpınca hem Yusuf'a hem de Selma teyzeye olan duygularımda ufak çaplı bir değişiklik oldu. İnsanlar böyleydi işte. İyi niyetli olsa bile yapılan en ufak eleştiri bile o kişide olumsuz duygular uyandırıyordu. Ama lafa gelince herkes, ''Ben eleştiriye açığım.''diye efsaneler uyduruyordu. 


O yaşta geveze ve fazla hareketli olduğuma dair eleştiriler alıyordum. Bu yüzden çevremde susmam ve yerimde beş dakika oturmam için para teklif ediliyordu bana. Lafa gelince rüşvete karşı olanlar daha o yaştan beni rüşvete alıştırmaya çalışıyordu. Tabii genç olmama rağmen rüşvet konusundaki katı tutumum onların tekliflerini reddetmemi ve gevezeliğime devam etmemi sağlıyordu. O yaşlarda para değersizdi benim için, kumbaralardan da para biriktiren çocuklardan da nefret ederdim.Para, büyüklük demekti; bana göre değildi. 


O yaşta aşk da bambaşka bir şeydi. Didem'e dokunmakla ilgili bir derdim yoktu ama öpsem nasıl olur diye düşünmüyor değildim. Zaten ben sadece Didem'i düşünüyordum. Peki o beni? Bilmiyorum. Dışarıya çıktığımda 7-8 arkadaş toplanıp birbirinden saçma ve birbirinden anlamsız bir sürü oyun oynuyorduk. Arada da 2-3 kişi yalnız kaldığımızda hayatımızın en büyük sorunlarını anlatıyorduk birbirimize. Diğerleri alınmayan futbol topundan- ben o sorunu gazete kağıtlarıyla halletmiştim, okumanın yararları işte- veya bir kamyondan bahsediyordu. Benim ise tek derdim Didem'di. Masmavi gözleri, üşüyünce kızaran kocaman yanakları vardı onun. Geceleri yatmadan önce onun yüzünü gökyüzünde hayal ederdim. Yani onu en yukarılara taşırdım aklımca.
Didem'den hoşlandığımı o yaşlardaki her erkek gibi saçını çekerek belli etmem onda pek etki yaratmamış olacak ki benimle çok fazla konuşmuyordu. Net olarak tarihini bilmesem de insanlığın ilk zamanlarından beri var olduğunu düşündüğüm çöpçatanlık müessesi de işte bu noktada devreye giriyordu. Didem'in en yakın arkadaşı Serap alt komşumdu ve onunla beraber büyümüştük. Benden büyük olduğu için mi yoksa şişe dibi gözlükleri olduğu için mi bilmiyorum ona karşı pek ilgi duymamıştım. Serap'ı Didem'i ikna etme konusunda ikna etmeye çalışırken o beni ikna etti. Onun da istekleri vardı. ''Önce malı görelim, para sonra'' repliği fazla film seyretmememe rağmen hayatıma o dönem girmişti. Serap'ın hoşlandığı çocuk için de ben ikna kabiliyetimi gösterecektim. 


Zamanın henüz su gibi akmadığı ve büyümek için çabaladığımız yılların içinde yer alan herhangi bir günde zil çaldı. Kuşumuz olmamasına rağmen o sesi duymamamızı sağlayan zil susmak bilmiyor, ben ise o küçük kutunun içinde yaşadığına inandığım kuşu öldürmek istiyordum. Küçük olmama lanetler okuyarak kapıya gittim. Serap 1 litrelik şişe kolanın dibini andıran gözlükleri ve o garip şortuyla karşımdaydı. İşin kötüsü annelerimiz alışverişe beraber gitmiş ve annem o iğrenç şorttan bana da almıştı. Tabii Unisex kelimesi henüz icat olmadığı için dalga konusu olmamak adına o şortu pek giymiyordum. Serap , Didem'le konuştuğunu ve dışarıda beni beklediklerini söyledi. ''Ne konuştun?'' diye dünyanın en mantıklı üçüncü sorusunu sordum. ''İkinizi'' dedi. Dünyanın en mantıklı ikinci sorusunun sırası gelmişti. 


''Didem arkadaşlık teklifimi kabul etti mi?'' İşin ilginci ben Didem'e ne resmi ne de gayri resmi böyle bir teklifte bulunmamıştım. Ve bulunmadığım bir teklif için cevap bekliyordum. Serap kafasını salladı ve ağzından çıkan yuvarlak evet kelimesinin hemen ardından ''Burak'tan ne haber dedi?'' Bu konuyu düşünüyordum ama artık eyleme geçmeliydim. ''Ayarlamak üzereyim'' diye hayatımda ne ilk ne de son olacak bir yalan söyledim. Önce halletmem gereken Didem meselesi vardı çünkü. İlk ilişkime hazır olmalı ve etkileyici bir başlangıç konuşması yapmalıydım. Hemen üzerimi değiştirip bayramlık kıyafetlerimi giydim ve saçlarımı önüme doğru taradım. Bildiğim tek saç şekli buydu çünkü. Ayakkabılarımı tükürükleyip - suyla uğraşamazdım- elimle sildikten sonra Serap 'ın arkasından koşmaya başladım. Çöpçatanım aşağıya inmişti bile. Apartmanın tek koluyla açmakta zorlandığım kapısı daha da ağırlaşmıştı sanki. Ya da Temel Reis'in yediği ıspanakta gerçekten demir vardı ve ben hiç ıspanak yemediğim için kapıyı açmakta zorlanıyordum. Omzumu kapıya dayadım ve ilk aşkıma kavuşmak için iki elimle kapıyı itip dışarı çıktım. Sokağa indim, kimse yoktu. Apartmanın köşesinde kalan gizli yerimize baktım, gereksiz birkaç kişi misketler yüzünden öğrendikleri küfürleri birbirleri üzerinde deniyordu. Sonra Serap ile Burak'ı yan apartmanın önünde gördüm. Ben daha Burak'la konuşmadan onlar bir anda yanyana gelmişlerdi. Telepatik güçlerim vardı ve galiba ben bunun farkında değildim. Sonra bir anda onları gördüm. Yusuf, apartmanın kapısını tek eliyle rahat bir şekilde açtı ve içeri girdi. Sonra Didem'in kızarmış yanağına bir öpücük kondurdu. O an aklıma dünyanın en mantıklı birinci sorusu geldi.


Acaba Yusuf ıspanak yiyor muydu? 

Şeker Portakalı

"...şimdi acının ne olduğunu gerçekten biliyordum. Ayağını bir cam parçasıyla kesmek ve eczanede dikiş attırmak değildi bu. Acı insanın yüreğini paralayan, sırrını kimseye anlatmadan birlikte ölmesi gereken şeydi. Kollarda, kafada en ufak güç bırakmayan yastıkta kafayı bir yandan öbürüne çevirme cesaretini bile yok eden şeydi."

Turgut Uyar - Kırlardan Gelecekler

Hey koca dünya nasıl avucumuzdasın
Nasıl da parlıyorsun ey gözleri maden
Çözdüğüm bütün bulmacalardan zorludur yüreğin
Elbette kırlardan gelecekler kırlardan
Kırlardan gelecekler ellerinde sümbülteber...

Hakan Günday - Piç

"Hayat seni öyle bir noktaya getirir ki, kendini sevdiklerinle savaşırken ve nefret ettiklerinle sevişirken bulursun. Üzülürsün. Pişman olursun. Sonra biraz zaman geçer ve tersinin bu dünyada işlemediğini anlarsın."


Hakan Günday - Piç