20 Ocak 2011 Perşembe

Ispanak

Gazeteden sarıp sarmalayıp adına meşin yuvarlak dediğim ama yuvarlak olmayan o nesneyle kırdığım vazoların yanında kalbim neydi ki? Alışmıştım artık. Annemle hayatımdaki en önemli tartışmalarıma yol açan kırık vazolar ve onunla beraber koridor  boyunca üzerime yağan terlikler çocukluğumun en önemli detaylarıydı. Bir de Didem vardı tabii. Komşu kızı. O binanın giriş katında ben ise 4. katında oturuyordum. Aramızdaki bu farkı ben pek önemsemiyor, hatta yukarından onu görmeye çalışarak - asla kibirli olarak değil- bu dezavantajı avantaja çeviriyordum. Bir de Yusuf vardı; en yakın arkadaşım. Yusuf'u, sünnet düğününden sonra evde yatarken pipisine üfleyecek kadar değil ama annesi Selma teyzeye akşam yemeğinde bizde yenmeyen yemekleri Yusuf'a getirmek istediğimi söyleyecek kadar çok seviyordum. Ama Selma teyze o yemeklerin artık olacağını net bir şekilde yüzümü çarpınca hem Yusuf'a hem de Selma teyzeye olan duygularımda ufak çaplı bir değişiklik oldu. İnsanlar böyleydi işte. İyi niyetli olsa bile yapılan en ufak eleştiri bile o kişide olumsuz duygular uyandırıyordu. Ama lafa gelince herkes, ''Ben eleştiriye açığım.''diye efsaneler uyduruyordu. 


O yaşta geveze ve fazla hareketli olduğuma dair eleştiriler alıyordum. Bu yüzden çevremde susmam ve yerimde beş dakika oturmam için para teklif ediliyordu bana. Lafa gelince rüşvete karşı olanlar daha o yaştan beni rüşvete alıştırmaya çalışıyordu. Tabii genç olmama rağmen rüşvet konusundaki katı tutumum onların tekliflerini reddetmemi ve gevezeliğime devam etmemi sağlıyordu. O yaşlarda para değersizdi benim için, kumbaralardan da para biriktiren çocuklardan da nefret ederdim.Para, büyüklük demekti; bana göre değildi. 


O yaşta aşk da bambaşka bir şeydi. Didem'e dokunmakla ilgili bir derdim yoktu ama öpsem nasıl olur diye düşünmüyor değildim. Zaten ben sadece Didem'i düşünüyordum. Peki o beni? Bilmiyorum. Dışarıya çıktığımda 7-8 arkadaş toplanıp birbirinden saçma ve birbirinden anlamsız bir sürü oyun oynuyorduk. Arada da 2-3 kişi yalnız kaldığımızda hayatımızın en büyük sorunlarını anlatıyorduk birbirimize. Diğerleri alınmayan futbol topundan- ben o sorunu gazete kağıtlarıyla halletmiştim, okumanın yararları işte- veya bir kamyondan bahsediyordu. Benim ise tek derdim Didem'di. Masmavi gözleri, üşüyünce kızaran kocaman yanakları vardı onun. Geceleri yatmadan önce onun yüzünü gökyüzünde hayal ederdim. Yani onu en yukarılara taşırdım aklımca.
Didem'den hoşlandığımı o yaşlardaki her erkek gibi saçını çekerek belli etmem onda pek etki yaratmamış olacak ki benimle çok fazla konuşmuyordu. Net olarak tarihini bilmesem de insanlığın ilk zamanlarından beri var olduğunu düşündüğüm çöpçatanlık müessesi de işte bu noktada devreye giriyordu. Didem'in en yakın arkadaşı Serap alt komşumdu ve onunla beraber büyümüştük. Benden büyük olduğu için mi yoksa şişe dibi gözlükleri olduğu için mi bilmiyorum ona karşı pek ilgi duymamıştım. Serap'ı Didem'i ikna etme konusunda ikna etmeye çalışırken o beni ikna etti. Onun da istekleri vardı. ''Önce malı görelim, para sonra'' repliği fazla film seyretmememe rağmen hayatıma o dönem girmişti. Serap'ın hoşlandığı çocuk için de ben ikna kabiliyetimi gösterecektim. 


Zamanın henüz su gibi akmadığı ve büyümek için çabaladığımız yılların içinde yer alan herhangi bir günde zil çaldı. Kuşumuz olmamasına rağmen o sesi duymamamızı sağlayan zil susmak bilmiyor, ben ise o küçük kutunun içinde yaşadığına inandığım kuşu öldürmek istiyordum. Küçük olmama lanetler okuyarak kapıya gittim. Serap 1 litrelik şişe kolanın dibini andıran gözlükleri ve o garip şortuyla karşımdaydı. İşin kötüsü annelerimiz alışverişe beraber gitmiş ve annem o iğrenç şorttan bana da almıştı. Tabii Unisex kelimesi henüz icat olmadığı için dalga konusu olmamak adına o şortu pek giymiyordum. Serap , Didem'le konuştuğunu ve dışarıda beni beklediklerini söyledi. ''Ne konuştun?'' diye dünyanın en mantıklı üçüncü sorusunu sordum. ''İkinizi'' dedi. Dünyanın en mantıklı ikinci sorusunun sırası gelmişti. 


''Didem arkadaşlık teklifimi kabul etti mi?'' İşin ilginci ben Didem'e ne resmi ne de gayri resmi böyle bir teklifte bulunmamıştım. Ve bulunmadığım bir teklif için cevap bekliyordum. Serap kafasını salladı ve ağzından çıkan yuvarlak evet kelimesinin hemen ardından ''Burak'tan ne haber dedi?'' Bu konuyu düşünüyordum ama artık eyleme geçmeliydim. ''Ayarlamak üzereyim'' diye hayatımda ne ilk ne de son olacak bir yalan söyledim. Önce halletmem gereken Didem meselesi vardı çünkü. İlk ilişkime hazır olmalı ve etkileyici bir başlangıç konuşması yapmalıydım. Hemen üzerimi değiştirip bayramlık kıyafetlerimi giydim ve saçlarımı önüme doğru taradım. Bildiğim tek saç şekli buydu çünkü. Ayakkabılarımı tükürükleyip - suyla uğraşamazdım- elimle sildikten sonra Serap 'ın arkasından koşmaya başladım. Çöpçatanım aşağıya inmişti bile. Apartmanın tek koluyla açmakta zorlandığım kapısı daha da ağırlaşmıştı sanki. Ya da Temel Reis'in yediği ıspanakta gerçekten demir vardı ve ben hiç ıspanak yemediğim için kapıyı açmakta zorlanıyordum. Omzumu kapıya dayadım ve ilk aşkıma kavuşmak için iki elimle kapıyı itip dışarı çıktım. Sokağa indim, kimse yoktu. Apartmanın köşesinde kalan gizli yerimize baktım, gereksiz birkaç kişi misketler yüzünden öğrendikleri küfürleri birbirleri üzerinde deniyordu. Sonra Serap ile Burak'ı yan apartmanın önünde gördüm. Ben daha Burak'la konuşmadan onlar bir anda yanyana gelmişlerdi. Telepatik güçlerim vardı ve galiba ben bunun farkında değildim. Sonra bir anda onları gördüm. Yusuf, apartmanın kapısını tek eliyle rahat bir şekilde açtı ve içeri girdi. Sonra Didem'in kızarmış yanağına bir öpücük kondurdu. O an aklıma dünyanın en mantıklı birinci sorusu geldi.


Acaba Yusuf ıspanak yiyor muydu? 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder