28 Mart 2011 Pazartesi

Tam Oluyordu



''Buse, adı Buse. Süper hatun, ismi de çok güzel.'' diye bağırırken, Cengiz tüm hayallerimi yıkmaya çalışıp, ''Ne diyor lan bu manyak.'' diyerek gelecek 40 yıldaki hayat arkadaşımı görmezden geliyordu. 


Hiç çalışmayacağımı bilmeme rağmen uğruna yüzlerce sayfa fotokopi çektirip doğal olarak çalışmadığım ve sıfır alacağımı bildiğim sınava gitmemle yataktan kalkmam arasında sadece 2 dakikalık bir fark vardı. Şimdiye kadar okulla evimin yakın olmasının zararını pek görmemiştim ama kimse bana Buse'nin varlığından da söz etmemişti. Mazeret sınavı için arılardan karısından daha fazla korkan hocanın odasının önünde beklerken şahsıma, ''Sınav için mi bekliyorsunuz?'' diye bir soru yöneltildi. Aslında o tiple ben bile kendime soru sormazdım ama o Buse'ydi işte. Masmavi gözlerine bakarken biraz sessiz kalmış olacağım ki, ''Matematik sınavı için mi bekliyorsun?'' diyerek bir soru daha yöneltti. Bir anda sizli bizli konuşurken, senli benli olmuştuk. ''Buse, bu kadar fazla soru sorup, ilişkimizi sıkıcı bir hale getirme'' demek istesem de ağzımdan sadece ''Evet'' çıktı.  


Eğer Buse'nin gelişini uzaktan görsem, kuracağım ilk cümle için bir hazırlık yapabilirdim ama o Albert Camus'nün benzetmeleri misali beklemediğim yerden gelmişti. Ben Burak dedikten sonra ilişkimizin gidişatında en ufak olumlu bir gelişme sağlamayacak gereksiz bir sürü soru sordum. Buse, bilet kuyruğunda 3 saat bekleyip, tam bileti alacakken bitti sesini duyan ama buna rağmen neşe içinde eve dönen birinin sabrına benzer bir şekilde sorularımı yanıtlasa da benden sıkılmıştı; bunu hissediyordum. Kibarlığının etkisiyle beni terslemiyor, ben ise bundan yüz bularak tüm yüzsüzlüğümle sorularıma devam ediyordum. 
Hocanın odasına girdiğimizde yeni hayat güneşim duvardaki tabloya bakıp anlamadığım dilde bir şeyler söyledi. Ben ise patates baskısını pek aşamadığım için biraz suskun kaldım bu konuda. Hoca Van Gogh'un ünlü tablosunu tanımayan bir çok cahil öğrencisi olduğunu ve bundan utandığını söylerken benim de ten rengim yavaş yavaş kırmızıya çalıyordu. Artık saçları kırlaşmış, -Richard Gere gibi değil - bezgin, hayattan emekliliğini isteyen Ragıp hoca bile Buse için benden daha şanslı gözüküyordu ama pes etmeye niyetim yoktu. ''Futboldan konu açılsa gösterirdim sana gününü'' diye içimden sayıklarken, Ragıp Hoca, ''Artık sınav zamanı'' dedi. Küçücük odada Buse'yi görebileceğim bir noktaya oturmayı düşünürken, ''Burak sen buraya'' dedi sevenlerin can düşmanı, arıların sevgili kulu, Richard Gere çakması hocam. Buse'yi ise tam arkama oturarak beni haklı çıkaran Ragıp Hoca'dan olsa olsa Erol Taş olurdu zaten. 


Sınav esnasında 3 kişiye zar zor yetecek kadar oksijeni olan odada sıkıntıdan patlamak üzereydim ve her zaman bana yetmeyen sınav süresi bu kez bitmek bilmiyordu. Sorular bana, ben ise Buse'yi görebilmek için etrafta yansıma yapabilecek bir nesne bulabilmek için sağa sola bakıyordum. Sınavdan kalacağım gerçeği bu kadar ortadayken ben diyeyim huzursuzluk, siz deyin vicdan azabı duymalıydım ama gayet rahattım. Sınav kağıdına her başarısız öğrencinin bir sınavda mutlaka yaptığı gibi duygusal bir konuşma yazıp iyi not almayı planladım ancak kağıdı verir vermez Buse'nin yanında hocanın bu önemli sırrı açık etme ihtimali olduğunu da düşünerek vazgeçtim. Sınav bittiğinde kötü not alacağımı bilsem de çalışmamanın verdiği vicdan azabından kurtulmuş ve biraz rahatlamıştım. Buse ile yanyana merdivenlerden iniyor, hayallerden hayallere dalıyordum. Az önce tanışmış, Van Gogh'dan Matematik'e kadar birçok konuda konuşmuş ve şimdi yanyana yürüyorduk. Kabul etmeliydim ki tablolar konusunda suskun kalmam onu etkilemiş ve beni ona yaklaştırmıştı. Hocanın benden fazla şansı olduğunu düşünürek yanılmıştım; ilişkimiz hızla ilerliyordu.


Buse'nin otobüse bineceğini öğrenince evimin o tarafta olduğunu ve isterse eşlik edebileceğimi söyledim. Bana olan ilgisinden olsa gerek, ''Sevinirim.'' dedi ve ben de onun bu sevincini yarıda bırakmamak için onunla yürüdüm. Her ne hikmetse yıllar geçse gelmeyecek otobüs 2 dakika içinde gelivermiş, Buse'yi benden ayırmak için tam önümüzde durmuştu. Telefonunu istemek için pek zamanım yoktu, zaten konuyu da oraya getirememiştim henüz. Öpücüğe hasret biri izlenimi vermemek için elimi uzattım ve ''Okulda görüşürüz.'' dedim. Buse elimi görmezden geldi ve yanağıma bir öpücük kondurdu. Filmlerde görmeye alıştığım, sadece tek yanaktan olan bu öpücüğü belleğime kazıyıp sanki az önce sınavdan sıfır alıp, okulunu bir sene daha uzatan ben değilmişim gibi neşe içinde evin yolunu tuttum.


Sonra yolda birden fikir değiştirip Migros'a gitmeye karar verdim. Buse kültürlü, bilgili ve görgülüydü. Ben de fena sayılmazdım ama kendimi biraz daha geliştirmemin kimseye bir zararı olmazdı. Migros'a yıllardır gidip kitap okuyan biri olarak artık o kitaplardan almanın zamanının geldiğini hissediyordum. Tüm kitapları okumalı, ezberlemeli ve Buse ile her konuştuğumda onu etkilemeliydim. Zaten öpücükten de anlaşılacağı üzere yeterince etkilenmişti ama uyumlu bir çift olma adına sadece biraz daha çaba göstermeliydim.


2000 Soruda Osmanlı Tarihi, 100 Nefis Yemek Tarifi, Dünyanın Kaşifleri ve Angela'nın Külleri gibi gayet kafiyeli ve farklı kitaplar aldım. Gece eve gidip okumaya başlasam da sanırım Osmanlı Tarihi'nin 2. sorusunda uyuyakaldım. 
Sabah erken kalkıp, ısınıp ısınmayacağına kendisi karar veren şofbenimizle savaşarak duş aldıktan sonra 4 arkadaş ortak aldığımız parfümden bol bol sıkarak dışarı çıktım. Ev ile okul arasındaki 1.5 dakikada Buse'yle ilgili bir sürü hayal ve plan kurdum. Onunla beraber gezeceğimiz yerleri, gideceğimiz filmleri, edeceğimiz kavgaları ve evet ilk öpüşmemizi düşündüm. Hatta büyük ihtimal ilk kavgamızı da kesin onun kıskançlığı yüzünden yapacaktık. 


Okulda bir yandan gözlerim onu ararken bir yandan da ilk cümlelerime ait kelimeleri seçiyordum. ''Naber canım?, Buse naber?, Özlemişim, Aşkım neredesin?'' gibi bir çok klişe aklıma gelse de doğaçlama yeteneğime güvenerek düşünmekten vazgeçtim. Kafetarya'ya girdim, yoktu. Uzun koridoru, ''Artık benim Buse'm var, bana bakmayın.'' dercesine geçip bahçeye açılan kapının önüne kadar yürüdüm. Plastik sandalyenin birinde tek başına oturan ve beni bekleyen Buse'ye bakındım; göremedim. Herhalde arka taraflarda heyecan içinde beni bekliyor derken Buse'nin sandalyede oturmadığını farkettim. Hayatımın anlamı, hayallerimin yeni kahramanı, sınıfta kalmamı unutturan güzeller güzeli Buse'm, siyah montlu, siyah pantolunlu ve her nedense siyah küpeli, rockstarları andıran bir hemcinsimin kucağında halinden memnun oturuyordu. 


İlk kez bir insanın kucağındaki birine suni teneffüs yaptığını gördüm; daha fazla kitap okumaya karar verdim...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder