30 Nisan 2011 Cumartesi
26 Nisan 2011 Salı
25 Nisan 2011 Pazartesi
24 Nisan 2011 Pazar
Bolton Wanderers 2 - 1 Arsenal
Arsenal taraftarı için yine hayal kırıklığı yaratan bir maç oldu. Bu mağlubiyet ve büyük ihtimalle kaçan şampiyonluğun ardından Arsene Wenger'in üzerindeki baskı artacak. Gelecek sezon Fabregas'ın takımda kalıp kalmayacağı da soru işareti. Yani Arsenal'i yine zor günler bekliyor...
Bolton karşısında bölüm bölüm iyi oynasalar da maç içinde Engin'nin (Kehale) de belirttiği gibi özellikle duran toplarda büyük sorun yaşadılar. İki duran top sonunda yenilen iki gol de sonlarını hazırladı. Üstelik Bolton, Kevin Davies'le bir penaltı vuruşundan da yararlanamadı. Bolton adına galibiyet kadar güzel olan şey ise babasını kaybeden Tamir Cohen'in son dakikalarda 3 puanı getiren golü atması oldu. Bu mağlubiyetle Arsenal de şampiyonluk yarışıno Manchester United ve Chelsea'ye bırakmış oldu.
23 Nisan 2011 Cumartesi
Brescia 0 - 1 Milan
Seedorf'un etkili oyunu, Robinho'nun golü ve son dakikalarda Abbiati'nin çıkardığı önemli pozisyon olarak özetleyebiliriz bu mücadeleyi. Tabii Cassano'nun kaçırdıklarını da unutmamak lazım. Brescia her ne kadar birkaç pozisyon yakalasa da biraz da Milan'ın golü bulamamasıyla oyuna tutundu. Ama sonuç olarak çok önemli bir mücadeleden puansız ayrıldılar. Milan ise bu galibiyetle artık şampiyonluğa çok fazla yaklaştı. Bu saatten sonra Alegri'nin ekibi şampiyonluğu verirse son yılların en büyük sürprizi olur.
10 Milyonun Var Mı?
Bir ilişkiden yeni çıkmıştı ve bir yenisine hazır değildi. ''Bugün ne yiyeceğiz?'' cümlesi kadar olmasa da bu sıklıkla duyulan bir kalıptı ama kalbimin atışına engel olamıyor ve yine de bir umuttur diye elimi tutup, ''T. tamam!'' diyeceği günü bekliyordum.
Ben bekleyedurayım o hayatına devam ediyor, yaşadığım acılardan habersiz gününü gün ediyordu. Ama arada da beni ihmal etmiyordu. Ona dokunmak ve sevgi sözcükleri söylemek dışında sevgilim gibi davranıyordum B.'ye. Peki o bana? Yakın ama istediği an bir cümleyle uzaklaştırabileceği bir arkadaş gibi görüyordu sanırım beni.
İşte günler böyle anlamsızca geçerken ve ben onun öylesine söylediğini bildiğim ''Canım'' kelimesine binbir anlam yüklerken telefonumda beliren zarfa baktım. Garanti, Turkcell, Avea dışında bana mesaj gönderecek tek kişi B.'ydi ve bu olasılık beni sevindiriyordu. ''Günaydın mesajım bugün gelmedi.'' cümlesinin ardından iki nokta ve hayata küsmüş bir ağız gördüm. İlk önce mesaja geç cevap vermeyi düşündüysem de soğuk bir mesajla ilgiyi üzerime çekme yönünde bir karar aldım. Beni tüm bu gereksiz ayrıntılarla uğraştırdığı için ona daha fazla kızarken kapı çaldı. Hayatta sevmediğim ikinci ses telefon sesiyken birincisi kapı sesiydi. En kısa sürede bu kuşu hayatımdan çıkarmalı ve komşularımın, ''7 numaranın zili bozuk, boşuna çalmayın.'' dediği adam olmalıydım.
Kapıyı açıp açmamakta kararsız kalırken, S.'nin öksürüğünü duydum. Bu sesi duymamın kapıya yaklaşmamla bir ilgisi yoktu zira S. bir ayıyı bile ürkütebilecek bir öksürüğe sahipti. Aslında onunla birlikte B. ile buluşmalı, S.'nin öksürmesini sağlamalı ve B.'ye dönüp, ''Bak böyle bir adam mı istiyorsun hayatında?'' demeliydim. S.'nin kurduğu ilk cümlenin, ''Abi 10 milyonun var mı, bende hiç para kalmamış.'' olması beni şaşırtmadı. Hala liraya geçememişti pezevenk. Elimi şortumun cebine attım, 5 lira çıktı. S.'nin para birimine göre 5 milyon olan kağıt parçasını ona doğru uzattım. Paranın eline geçmesiyle birlikte, buluştuktan sonra ayrılan bir çiftin az seven tarafının yaptığı gibi yüzünü bana çevirmeden hemen çekip gitti.
B.'den gelecek mesajı bir an önce görebilmek için cebime koyduğum telefon bir türlü titremiyor, sevecen bir şekilde atılmış olan ilk mesajın arkası gelmiyordu. Bir de üstüne sabah sabah S.'yi görmüş, can sıkıntım daha da artmıştı. Acıkma duygusunu unutalı yıllar olmuş biri olarak nedense B.'ye duygularım olduğu gibi duruyordu. Sadece aklıma geldiğinde yemek yiyen ben onu aklımdan çıkaramıyordum. Kafamda bunlarla boğuşurken cebimdeki titreme yüzümde aptal bir gülümsemeye neden oldu. Aradan 2 ay geçtikten sonra üzülen tarafın her zamanki gibi ben olacağımı bile bile bu mesaja sevinmem net olarak bir aptalıktı. Ama çare yoktu. Hep mutsuz olmaktansa kısa bir süre mutlu dolaşmak da karlı bir iş sayılabilirdi. B.'yi buluşmaya ikna ettiğim gecenin öncesinde saatlerce benim ne kadar iyi bir insan olduğumdan ancak iyi olmanın her şeye yetmediğinden ve aslında onun benimle beraber olmayı ne kadar istediğinden bahsettik. Gerçekten de; tarih, mutsuzluktan ibaretti! Daha önce defalarca konuştuğumuz konuları tıpkı okullarda gereksiz bilgileri ezberleyen öğrenciler misali defalarca tekrarlıyor, lakin sınavda tökezleyen çocuklar gibi biz de bir sonuca ulaşamıyorduk.
Sonunda B. küçük bir oyun oynamamızı ve bunun sonucunda bir türlü şekle girmeyen ilişkimizi şekillendirebileceğimizi söyledi. 1 hafta konuşmayacaktık. Devamında buluşacak ve ben buluşmanın herhangi bir anında onun elini tutacaktım. Eğer elini çekmezse sevgili, çekerse - o ne kadar kabullenmese de - düşman olacaktık.
Kimi zaman su gibi geçen zaman kaplumbağaları kıskanırcasına yavaş davranıyor ve 7 gün, 168 saat bitmek bilmiyordu. Eski Tarkan filmlerinden birinin başında dediği gibi, ''Günler günleri kovaladı.'' ve final zamanı geldi. Benimle iyi vakit geçiriyordu. Gülüyordu. Sinemada beğenmediğimiz artistten iyi rol yapmıyorsa eğer yanımda sıkılmıyordu. 24 saatte uyku dışında konuşmadığımız zaman dilimi çok azdı. Ama yine de bir şeyler eksikti. Olsundu. Sabırla koruk helva olmuyor muydu?
Onu karşıdan gördüğümde hayal ettiğim ilk şey yanıma geldiğinde elimi tutmasıydı. B. eğer onunla tanıştığımızdan beri yaptığım sürprizlerden kendine bir pay çıkarmışsa bir hareketiyle tüm sürprizlerime karşılık verebilirdi. Ama olmadı. Yedik, içtik, yürüdük, güldük, kızdık, bağırdık, banka kuyruğuna girdik, sustuk, konuştuk. Sonra sinemada büyük an geldi. Elimi eline yaklaştırırken kalbimin atışına engel olamıyor; o her şeye neden olan küçük organın sesini duyup benden uzaklaşmasından korkuyordum. Önce her buluşmamızda farklı bir oje sürdüğü tırnaklarının ucuna, sonra parmağına, son olarak da elinin üstüne dokundum. Tepki yoktu. Az önce gevezelik yapan, gülen, konuşan, kahkahalar atan iki kişi savaş baltalarını çıkarmaya başlamıştı. B. elimi tutmadığı için mi film anlamsızlaşmıştı yoksa film zaten mi anlamsızdı? Farketmezdi.
Sinemanın çıkışında dolmuşa binmek için yürüyeceğimiz yol tıpkı geçmeyen bir hafta gibi bitmek bilmiyordu. Sanki yolda değil koşu bandında yürüyorduk. Sessizlik en büyük bıçak darbesiydi. Aşk tarifi nedir bilmem ama aşk acısı dedikleri şey işte buydu. Bir bıçak saplanır, sonra bir daha, bir daha.
Anlamsızlaşmaya başlayan yol bittikten sonra kısa bir veda konuşması yapıp eve dönmek için canımı sıkacak elele çiftleri göreceğim otobüse bindim. Az önce rakı masasından kalkmış gibi hissediyordum kendimi. Evde devam edebilirdim. Odama girdiğimde yolda B. ile olan sessizliğimize benzer bir duygu hissettim. O anda kapı çaldı. B.'den mesaj geldiğinde dünyanın yarısında sahipmiş gibi sevinen ben ilk kez kapı sesine gülmseyerek karşılık verdim. B. yapmadığı bir sürprizi yapacak, filmler gerçek olacak, kapı açılacak ve B. bana sarılacaktı. Dişlerimde az önce yediğim çikolatadan eser var mı diye aynaya baktıktan sonra kapıya koştum. Açar açmaz S.'nin öksürüğünün arasında, ''Abi, 10 milyonun var mı?'' cümlesini duydum; sustum.
21 Nisan 2011 Perşembe
Bizim Büyük Çaresizliğimiz
Kitabın filme çekileceğini öğrendiğimde ilk söylediğim şey, ''Ne olur iç sese yer versinler.'' olmuştu. Ama olmadı. Kitabı okumayanlar için filmin pek fazla bir şey ifade edeceğini zannetmiyorum. Kitap tek kelimeyle müthiş ancak film için aynı şeyleri söyleyemeyeceğim. Film Fatih Al dışında benim için hayal kırıklığı oldu. Yine de kitapta geçen güzel bir cümleyi not olarak düşelim.
''Hareket etmezsen acı üzerinde birikir.''
20 Nisan 2011 Çarşamba
23 Haziran 2003 - Brezilya-Türkiye
Dünya üçüncülüğünü kazandıktan sonra önümüzde bir başka turnuva vardı; Fransa'da düzenlenecek olan ve bizim ilk kez katılacağımız Konfederasyonlar kupası. 2 grupta yer alan 8 takımın mücadele edeceği turnuvada grubumuzda ABD, Kamerun ve 2002 yılındaki belalımız Brezilya yer alırken diğer tarafta Fransa, Japonya ve Kolombiya mücadele ediyordu. İlk maçımızda Amerika Birleşik Devletleri'ni Okan Yılmaz ve Tuncay Şanlı'nın golleriyle 2-1 geçiyor ama daha sonra Kamerun'a son dakikada Geremi'nin penaltı golüyle mağlup oluyorduk. Gruptan çıkabilmek için önümüzdeki tek engel yine sambacılardı. Kleberson, Alex, Ricardinho, Edu Dracena ve Fabio Luciano'yu kadrosunda barındıran Brezilya maça iyi başlıyor ve kalemizde tehlikeler yaratıyordu. Bunlardan birinde savunmamızın arkasına sarkan Adriano kaleci Rüştü'nün üzerinden topu aşırtıp skoru 1-0'a taşıdı. İlk yarıda çok fazla top kaybı yapan Milli takımımız pek bir varlık gösteremedi ve soyunma odasına bu skorla gittik. İkinci yarıda ise Adriano'nun aşırtma golüne cevap veren Gökdeniz oldu. İlk gole benzer bir biçimde savunmanın arkasına sarkan oyuncu Fatih Akyel'in pasında topu ağlarla buluşturup Dida'nın da Rüştü'ye benzer duygular yaşamasını sağladı.
Son 10 dakikaya girilirken Yıldıray Okan'dan aldığı topu ceza sahasına taşıdı ve onun turnuvadaki 2. golünü atmasını sağlayacak pası verdi. Bu golle ''En sonunda Brezilya'yı yendik.'' diye düşünmeye başlamıştık ki turnuvadan sonra topraklarımızda seyredeceğimiz bir yıldız, Alex de Souza, Ronaldinho'nun pasında güzel bir vuruşla topu kaleci Rüştü'nün solundan ağlarla buluşturup Brezilya'nın bir kez daha bize karşı mağlup olmamasını sağladı. Gol olan topu ağlardan almaya çalışan Ronaldinho son dakikalarda Markus Merk tarafından kırmızı kartla cezalandırılırken kalecimiz Rüştü ise sarı kart görüyordu. Her şeye rağmen o son dakika golü Brezilya’ya yaramamış, biz yarı finalde Fransa’nın rakibi olurken onlar kupaya veda etmişti. Gruptan çıktığımız turnuvada Fransa'ya 3-2 mağlup olup final şansını kaçırırken diğer yarı final mücadelesinde Kolombiya'yla Kamerun arasında oynanan maçta Marc-Vivien Foe fenalaşıyor ve maç sonunda hayata gözlerini yumuyordu. Turnuvayı finalde Kamerun'u Thierry Henry'nin attığı altın golle mağlup eden Fransa kazanırken kupa Marcel Desailly ve Rigobert Song'un ellerinde yükseliyor, ilk madalya ise Foe’nin posterine asılıyordu.
20 Mayıs 1992 Barcelona - Sampdoria
Bir yıl öncesinde o yılların efsane takımı Kızılyıldız, Olimpik Marsilya'yı penaltı atışlarıyla eleyip kupanın sahibi olurken bu finalden sonra grup maçlarının oynandığı ama adının hala Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası olduğu son final Wembley’de oynanacaktı. Turnuvanın statüsüne göre yapılan eleme maçlarından sonra sona kalan 8 takım 2 gruba ayrılacak ve grubunu lider bitiren takımlar kupayı almak için mücadele edecekti. B grubunu Sparta Prag'ın önünde ilk sırada tamamlayan Johan Cryuff'un Barcelona'sının rakibi A grubunu Kızılyıldız'ın 2 puan önünde lider olarak bitiren Viallili, Mancinili Sampdoria'ydı. Alman hakem Aron Schmidhuber'in yönettiği mücadeleye yaklaşık 70.000 futbolsever tanıklık ediyordu.
Turuncu formasıyla sahada yer alan Barcelona’ya karşı Sampdoria bilinen göğüs bantlı formasıyla Wembley’in çimlerindeydi. Karşılaşmada iki tarafta gol pozisyonları buluyor ama mükemmel oynayan kaleciler skorun değişmesine izin vermiyordu. Lombardo’nun bir korner atışı sonrası Barcelona defansının arkasına sarktığı pozisyonda attığı şutu Zubizarreta müthiş bir refleksle çıkartıyor, ardından Stoichkov’un kafasında da Pagliuca kalesini gole kapatıyordu. İlk yarıda İtalyan ekibinin yüreğini ağzına getiren frikikte ise 1.90 boyundaki kaleci Koeman’ın şutunu zorlukla çeliyor ve takımını olası bir golden kurtarıyordu. Ama bu sahnenin tekrarı Sampdoria için aynı şekilde sonuçlanmayacaktı; 90 dakika golsüz sonra ermişti.
Uzatma dakikalarında Barcelona frikik kazandığında neredeyse tüm Sampdorialı oyuncular Alman hakemin başına toplanmış itiraz ediyordu. İtirazların bu denli yoğun olmasının sebebi topun başına geçecek olan isimde gizliydi; Ronald Koeman. Hollandalı yıldız beklendiği gibi topu Gianluca Pagliuca'nın sağından çok sert bir vuruşla ağlara gönderip maçın bitimine 8 dakika kala Barcelonalılara kupayı müjdeliyordu. Onun sert vuruşlarını bilen Sampdorialı 3 oyuncu daha o topa vurmadan onun önüne atlamış ama gole engel olamamıştı. Golden sonra özellikle Bulgar golcü Hristo Stoichkov'la fırsatlar yakalayan İspanyol ekibin farkı attırmasına ise kaleci Pagliuca izin vermiyordu. Maçın bitiş düdüğüyle beraber sahada müthiş bir sevinç yaşanırken Sampdorialı oyuncular sahada yığılıp kalmıştı. Wembley’de oynanan 5. finalde kupanın sahibi Barcelona’ydı.
19 Nisan 2011 Salı
6 Aralık 2000 - Galatasaray - PSG
Deplasmanda 2–2 berabere sona eren Milan maçının ardından gözler Ali Sami Yen’de oynanacak Paris Saint Germain maçına çevrilmiş, hedef ise çeyrek final olarak belirlenmişti. Beşiktaş’ın Milan’a 4-1 yenildiği maçı da yöneten Polonyalı hakem Ryszard Wojcik’ın görev yapacağı karşılaşma öncesi konuşan Teknik direktör Lucescu, ‘’Biz rakipten daha üstünüz, eğer tarihte kalıcı olmak istiyorsak hep birlikte yeni başarılara imza atmalı, yeni kupalar kazanmalıyız.’’ demişti.
Sezon başında Galatasaray’dan teklif aldığı fakat reddettiği iddia edilen Paris Saint Germain’in yeni teknik direktörü Luis Fernandes, maç sonunda içinden geçen skoru 0–0 olarak açıklayacak ve Hasan Şaş’ın kendileri için büyük bir problem olduğundan bahsedecekti. Sakatlığı nedeniyle maçta forma giyemeyen Rumen yıldız Georghe Hagi ise tribünlerde yerini almış ve taraftarlarla beraber takımına destek veriyordu.
Fenerbahçe’den Paris Saint Germain’e transfer olan Okocha’nın sakatlığı nedeniyle oynayamadığı karşılaşmada, daha sonra üç büyük takımımızın da formasını giyecek oyuncular Galatasaray’a karşı oynama fırsatı buluyorlardı. Beşiktaş formasıyla izlediğimiz Cisse karşılaşmaya ilk onbirde başlıyor, bir dönem Fenerbahçe forması giyen Fransız yıldız Anelka ve yolu daha sonra Galatasaray’la kesişecek olan Christian ise karşılaşmanın ilerleyen dakikalarında oyuna dâhil oluyorlardı.
Maça etkili başlayan sarı kırmızılı temsilcimiz özellikle Hasan Şaş’ın etkili oyunuyla ilk yarıda pozisyonlar bulmuş fakat maç boyunca mükemmel oynayan Letizi skoru dengede tutmayı başarmıştı. İkinci yarının hemen başında Ümit Davala ile bir pozisyon yakalayan Galatasaray 51. dakikada aradığı gole ulaşıyordu. Sol kanatta Ergün’ün yaptığı ortaya Jardel’le beraber yükselen Distin kafayı vuruyor, top tam taca çıkacakken dışarıda tedavisi bitip hakemin onay veresiyle içeri giren Okan topu yakalıyordu. Onun yaptığı ortada Talal, Jardel’i yere indirince hakem Wojcik penaltı noktasını göstermişti. Takımın asıl penaltıcısı olan Jardel, belki de Ankaragücü maçında kaçırdığı penaltının etkisiyle penaltıyı atmakta tereddüt ediyor, sorumluluğu Ümit Davala alıyordu. Topu kalecinin solundan ağlara gönderen Ümit, takımına 3 puan getiren golü atıp, sarı-kırmızılı ekibin bir başka zafere imza atmasında büyük pay sahibi oluyordu.
Takımın başında 3. gününü yaşayan Fernandes ikinci yarıda oyuna Anelka ve Christian’ı soksa da skoru değiştiremiyor ve İstanbul’dan puansız ayrılıyordu.
Hagi, Popescu gibi eksiklere, Emre’nin maçın başında sakatlanmasına rağmen Galatasaray maçı kazanıp, çeyrek final yolunda emin adımlar atıyordu.
Lucescu’yla beraber grupta başarılı bir performans çizen Galatasaray, grup maçları sonunda çeyrek finale yükselecek ve İspanyol devi Real Madrid’in rakibi olacaktı. Maç sonunda ise Rumen teknik adam maçın yıldızını sadece şu sözlerle anlatacaktı.
"Mükemmeldi. Oğlum için ondan formasını aldım."
17 Nisan 2011 Pazar
Napoli 1 - 2 Udinese
Öncelikle müthiş bir maç olduğunu söylemeliyim. Özellikle son 10 dakikasını anlatmak gerçekten çok keyifliydi. Napoli'nin geri dönme çabası, kaçan penaltı, kırmızı kart ve sahada olanlar...
3'lü savunma oynayan iki takımın da açık futbolu tercih ettiği mücadeleye Napoli daha iyi başlasa da Udinese özellikle Denis'le çok net bir fırsatı harcadı. Türkiye'de beğenilmeyen De Sanctis haftanın en güzel kurtarışlarından birine imza attı. İlk yarının ortalarına doğru oyunu dengeleyen Udinese ikinci yarıda daha da iyi oynadı. Gökhan İnler'in harika golüyle 1-0 öne geçen Guidolin'in öğrencileri Denis'le farkı 2'ye çıkardı ve rahatladı. Son dakikalarda Tagliavento Napoli lehine biraz basit bir penaltı kararı verdi ve ardından itiraz eden Domizzi'yi kırmızı kartla saha dışına gönderdi. Sezonun flaş ismi Cavani penaltıda topu Mirante'ye teslim etti ve Napoli çok önemli bir fırsatı kaçırdı. Son anlarda gelen Mascara'nın golü ise skorun sadece 2-1 olmasını sağladı.
Bu sonuçla Napoli şampiyonluk yolunda çok önemli bir darbe alırken, Milan iyice rahatladı. Udinese de rakibine çok önemli bir darbe vurarak son 7 deplasman maçında 6. galibiyetini almış oldu.
Parma 2 - 0 Inter
Milan ve Napoli'nin arkasında kalan Inter, Parma deplasmanında çok önemli bir maça çıkarken maç Milan - Sampdoria mücadelesiyle birlikte dönüşümlü olarak yayınlandı.
Giovinco oynadığı futbol ve attığı golle maçın yıldızı olurken, Parma maçı 2-0 kazanıp ligde kalma yolunda çok önemli bir galibiyet aldı. Amauri takımının ikinci golünü atarken son dakikalarda oyuna giren Crespo da müthiş bir gole imza atmaya çok yaklaştı ama şans yanında değildi. Milito ve Sneijder'i kulübede tutarak oyuna başlayan Leonardo bu yenilgiyle birlikte şampiyonluk şansını kaf dağının ardında bıraktı. Parma ise bu galibiyetle rahat bir nefes aldı.
13 Nisan 2011 Çarşamba
Ivaylo Petkov
Futbola doğduğu ülke olan Bulgaristan'ın Spartak Pleven takımında başladı Ivaylo Petkov. Burada 2 yıl forma giydikten sonra yolunun yıllar sonra tekrar kesişeceği Litex Lovech takımına transfer oldu ama burada sadece 1 sezon forma giydi. Tabii Litex’te fazla kalmaması bizim onunla yakından tanışmamızı sağlayan bir etkendi. Aykut Kocaman'ın Alex Yordanov ve Mehmet Yozgatlı'yla beraber, ''Takımın en kilit oyuncularından biri.'' dediği 1976 doğumlu solak, İstanbulspor'da uzun süre forma giyerken oynadığı futbolla herkesin ilgisini çekti. Gösterişsiz ve soğukkanlı futboluyla istikrarlı bir görüntü çizdi; hatta bu performansı ona Fenerbahçe'nin kapılarını açtı. Ama bu transfere sevinenler kadar üzülenler de vardı. O zaman İstanbulspor için yapılan ''Sakin oynuyorlar.'' yorumunun temel taşının Ivaylo Petkov olduğunu söyleyen Aykut Kocaman’dı bu transfere üzülenlerden biri. İstanbulspor’un bazen 4-4-2 bazen 3-5-2 oynayabilmesi için kilit bir oyuncuydu çünkü o. Sol bek, sol açık hatta gerektiğinde stoper olarak oynayabiliyordu Petkov. Üstelik saha dışında da saha içinde olduğu kadar iyi bir çizgisi vardı Bulgar oyuncunun; bu yüzden gidişi tüm takım için üzücü olmuştu.
14 Eylül 2003'deki Fenerbahçe - Gaziantepspor maçıyla sarı-lacivertli formayla tanışan oyuncu ligde sadece 16 maçta forma giyebildi. Ama ilginç olan Fenerbahçe'nin onun oynadığı 16 karşılaşmanın yalnızca 1 tanesini kaybetmesiydi; o kaybedilen maç ise Petkov'un oyunun son 20 dakikasında kenara alındığı ve Fenerbahçe formasını son kez giydiği Çaykur Rizespor maçıydı. 8 ay sürmüştü bu rüya. Bir sonraki adresi Rusya'ydı. FC Kuban Krasnodar forması giyecekti artık. Ama belki Rusya'nın soğuk havası belki de Türkiye özlemi onu bir sezon sonra ülkemize geri getirdi. 31. doğum gününü Ankaragücü forması altında kutlayan oyuncu yine bir geri dönüş yaparak FC Kuban Krasnodar'la tekrar sözleşme imzaladı. Son durağı ise menajerlik oyunlarını yakından takip edenlerin iyi bildiği Litex Lovech takımıydı. Kariyerinin ikinci durağı olan Litex Lovech’e transfer olarak doğduğu topraklara, Bulgaristan'a geri dönüş yaptı. Forma göstererek atılan imzalardan birini gerçekleştirip 3 oyuncuyla birlikte poz veren Petkov şimdilerde Bulgaristan liginde forma giymeye devam ediyor.
08 Ekim 1967 Fenerbahçe - Galatasaray
Ali Sami Yen'de yine bir derbi mücadelesi vardı. Fenerbahçe ligin başından beri oynadığı futbolla eleştiriliyor ama hala üst sıralarda yer alıyordu. Bu maça kadar oynadığı 4 karşılaşmada 3 galibiyet alan Galatasaray'ın ise tek mağlubiyeti vardı; ikincisini de Fenerbahçe karşısında almak istemiyorlardı. Maç öncesi Galatasaray Tarabya, Fenerbahçe ise Pendik otelindeydi. Oyuncular maç saatine kadar oyalanacak bir şeyler bulmaya çalışıyordu. Maçtan bir gün önce Fenerbahçeli oyuncuların bir kısmı tavla bir kısmı briç oynuyor, bazıları ise gruplar halinde sohbet ediyordu. Hazım gece rüyasında maçın 1-1 bittiğini anlatıyor, araya giren Selim ise maçı önce 2-1 kazanacaklarını söylüyordu. Galatasaraylı oyuncular ise otelin Fenerbahçeli aşçısı ve Galatasaraylı aşçı yardımcısıyla bol bol sohbet ediyorlardı.
Maça Galatasaray daha etkili başlamış, özellikle Yılmaz’ın etkili oyunuyla Fenerbahçe kalesinde etkili pozisyonlar bulmuştu. Galatasaray'ın ilk 10 dakikadaki gol girişimleri sonuçsuz kalmış, Fenerbahçe karşı kalede etkili olmaya başlamıştı. 11. dakikada Selim, Fuat'ı savunmanın arkasına kaçırıyor, top sağ kanada doğru açılıyordu. Buna rağmen Fuat korner köşesine yakın bir bölgede topu yakalayıp orta yapma şansı bulmuştu. Galatasaray savunmasında Doğan’ın uzaklaştırmak istediği top üst direğe çarptı ve Yaşar’ın önüne düştü. Soğukkanlı bir şekilde topu kaleye gönderen Yaşar bu golle skoru 1-0’ taşımıştı. İlk yarının bitimine 4 dakika kala ise belki de maçın en net pozisyonlarından birini buluyordu Galatasaray. Metin, Yılmaz'ın ortasını müthiş kontrol ediyor ama kale ağzından topu dışarı gönderiyordu; kaçan gole kimse inanamamıştı.
İkinci yarıya etkili başlayan yine aynı takımdı ama 55. dakikada Fenerbahçe golü buluyordu. Ceza sahasına giren Şeref düşürülüyor, hakem penaltı noktasını gösteriyordu. Penaltı atışını kullanan Ercan'ın plase vuruşunda Yasin ters köşeye yatıyor ve ikinci defa Galatasaray filelerini havalandırıyordu. Fenerbahçe'yi iyice rahatlamıştı. Ziya'nın yerine oyuna giren Abdullah'la daha etkili pozisyonlar bulmaya başlayan sarı lacivertli ekip son vuruşlarda etkili olamıyor ve skor 2-0 olarak kalıyordu. 203. randevuda gülen taraf Fenerbahçe'ydi.
11 Nisan 2011 Pazartesi
7 Ekim 1967 Göztepe - PTT
Yeni başlayan ligin 4. haftasında zorlu bir mücadele vardı. İzmir'in efsane takımlarından Göztepe'nin o haftaki rakibi PTT'ydi. İlginç bir maçtı; Göztepe oyuna hızlı başlıyor ama gol pozisyonlarına PTT giriyordu. Önce 6. dakikada Metin'in ara pasında Zeki bir fırsatı harcıyor, 19. dakikada ise Köksal'la bir başka pozisyonu heba ediyorlardı. Göztepe karşısında istedikleri pozisyonları bulmuşlar ama atakları golle sonuçlandıramamışlardı. O maça çıkana kadar oynadıkları 4 maçta 2 galibiyet ve 2 beraberlik almıştı PTT. 3 gol atıp, 3 gol yemişlerdi üstelik. İlk yarıda kaçan pozisyonlardan sonra gol izlemek için herkes umutlarını ikinci yarıya taşımıştı. Ama Göztepeli Ertan böyle düşünmüyordu. Gürsel pasını Fevzi'ye o da topu Ertan'a aktardı. PTT kalecisi Cavit'in altından topu ağlara gönderen Ertan takımını 1-0 öne geçirip, soyunma odasına galip olarak gitmelerini sağlıyordu.
İkinci yarıya da ilk yarının son dakikalarında bulduğu golün rahatlığıyla başladı İzmir ekibi. İyi oynamaya başlamışlardı ama PTT zaman zaman Göztepe kalesini yokluyordu. Hatta 48. dakikada Köksal’ın ortasına Metin'in vurduğu etkili şutu Göztepe defansından Çağlayan son anda engelliyordu. PTT pozisyonlar bulmaya devam ediyor ama bir türlü gol yollarında etkili olamıyordu. Göztepe, PTT'nin ataklarına hızlı hücumlarla karşılık vermeye başlamıştı; 65. dakikada 2. golü de buldular. Nihat'ın sağ kanattan gönderdiği pası kontrol eden ve topu ağlara gönderen isim ilk golde payı olan Fevzi'ydi. Artık PTT'nin kaybedecek bir şeyi yoktu ve iyice Göztepe kalesine yüklenmeye başladı. Golden 4 dakika sonra girilen net pozisyonda önce Aydın'ın şutunu kaleci Ali çeliyor, dönen topu ise Feridun auta gönderiyordu. 72. dakikada ise bu sefer Köksal'ın şutunu sektiriyordu kaleci Ali, topu tam çizgi üzerinde K.Mehmet uzaklaştırıyordu. PTT'li oyuncuların gol itirazları hiçbir şeyi değiştirmiyordu, karar devamdı. Karşılaşmanın son 10 dakikasına girilirken Atilla'nın topuk pasına ceza sahası çizgisinden güzel bir vuruş yapan Köksal skoru 2-1'e taşıyordu. PTT umutlanmıştı artık. Ama Göztepe'nin hızlı hücumları yine etkili oluyor, Nihat'ın maçın bitimine 3 dakika kala gelen golü galibiyeti perçinliyordu. Bu galibiyetle Göztepe 4. maçında 3 galibiyetini alıyor ve aldığı 1 beraberlikle 7 puana ulaşıyordu...
Bizim Büyük Çaresizliğimiz
"Birlikte geçirdiğimiz o güzel günlere ne olmuştu? Benim aklım hep o günlerdeydi. Ne olmuştu o günlere? Yaşanan şeyler ne olur Çetin, nerede durur? Hatırlamaya ve belleğe ilişkin eğretilemeler beni kesmiyor. Tozlu tavan arasına girmek, eski bir sandığı açmak, sararmış bir defterin sayfalarını çevirmek filan diyorum, beni kesmiyor. Geçmişimizle bağlantı kurmanın tek yolu hatırlamak mıdır? Başka bir eylem yok mu, olamaz mı?"
Barış Bıçakçı - Bizim Büyük Çaresizliğimiz
10 Nisan 2011 Pazar
9 Nisan 2011 Cumartesi
Düttürü Dünya - Zeki Ökten
Kemal Sunal'ın pek bilinmeyen ama en iyi filmlerinden biridir Düttürü Dünya.
Düt-düt 3 çocuğu ve karısıyla yaşarken bir pavyonda klarnet çalarak hayatını kazanmaya çalışır. Ama ekonomik şartlar iyi değildir ve oturduğu evden çıkmak zorundadır. Yıkılacak olan evden ayrılması için para kazanması, yeni bir eve taşınması gerekir. Sesin pek de önemi olmadığı pavyonda düt-düt kimi zaman işini çok ciddiye alarak kimi zaman da eğlenerek çalışır. Solistin bir şarkı bitiminde ''Çok teşekkürler.'' demesine, ''Sanki alkışlayan var da teşekkür ediyor.'' diyen klarnetçi nerede çaldığının farkında olsa da sanat yaptığı konusunda ısrarcıdır.
Düttürü Dünya'da Mehmet'in evde klarnet çaldığı ve kızının oynadığı bölüm ve vestiyercilik yapan eski bir pehlivanın pavyonda sandalyeyle yaptığı güreş filmin en unutulmaz sahnelerindendir...
Yönetmenliğini Zeki Ökten'in yaptığı 1988 yapımı filmin başrollerinde Kemal Sunal, Cezmi Baskın ve İhsan Yüce gibi önemlisi isimler yer alıyor. Senaryosunu Umur Bugay'ın yazdığı film hakkında ilginç bir ayrıntı da Zeki Demirkubuz'un bu filmde yönetmen yardımcılığı yapması...
Wolverhampton Wanderers 0 - 3 Everton
Engin Kehale ile birlikte Wolverhampton - Everton maçındaydım bu hafta. Düşme hattından uzaklaşan Moyes'un öğrencilerinden bu deplasmanda galibiyet beklemiyordum ama Everton özellikle ilk yarıda gol yollarında etkili olup 3 puanı 3 güzel golle aldı.
Maça Wolverhampton Wanderers çok etkili başladı ve Everton kalesini abluka altına aldı. Ancak net fırsatlar bulamadılar. Bununla beraber Everton ilk tehlikeli atağında Jermain Beckford'la 21. dakikada golü buldu ve Molineux'de öne geçmeyi başardı. Son haftaların formda ismi Leon Osman'ın da golde büyük payı olduğunu belirtelim. Golden sonra yine Wolverhampton rakip kaleye baskı kurmaya çalışsa da bu kez sahneye kaptan Neville çıktı ve attığı harika golle skoru 2-0 yaptı. Golden önce Engin'le Baines'in ileri çıkmadığından bahsediyorduk ki Baines hücuma çıkıp golden önce takımına bir serbest vuruş kazandırdı. İlk yarının son anlarında ise Bilyaletdinov harika bir gol attı ve ilk yarı 3-0 sona erdi. İkinci yarıda ise oyunda pek bir şey yoktu ve maç ilk yarıdaki skorla sona erdi.
Maça dair aklımda kalan en önemli şey Beckford'ın oyundan alındıktan sonra David Moyes'a isyanıydı. İkili arasında sert bir tartışma yaşandı. Tabii Everton için çok önemli bir isim olan David Moyes'la tartışmak da gerçekten ilginç. Üstelik sezonun geri kalan bölümünde bekleneni veremeyen bir isimseniz...
Sonuç olarak Everton bu deplasmandan önemli bir galibiyet alırken Wolverhampton Wanderers'ı da ateşin içine attı. Premier Lig'in dibi de daha da karıştı...
8 Nisan 2011 Cuma
Bodrum Hakimi - Türkan Şoray
Defalarca izlediğim ama yönetmeninin Türkan Şoray olduğunu yeni farkettiğim bir film Bodrum Hakimi.
Başrollerde Türkan Şoray ve Kadir İnanır ikilisi oynarken, Kadir Savun, Mahmut Hekimoğlu, Yıldırım Gencel gibi isimler de bu filmde rol almış. Kasabaya yeni gelen hakim Nevin'le Ömer Bey arasında yaşanan aşkı anlatan film sade ve etkileyici. Senaryosunu Safa Önal'ın yaptığı filmin yapım yılı 1976.
Filme dair en etkileyici cümlelerden biri ise Ömer Bey'e ait...
''27 yaşındayım; nasıl ölürüm?''
7 Nisan 2011 Perşembe
Ceza - Mehmet Dinler
Kadir İnanır'ın efsane filmlerinden biridir Ceza.
''Sana ilim aleminin yeni Einstein'ı diyorlar.''
Atom mühendisi(!) olan Kadir İnanır babasının kumar illeti yüzünden ölmesiyle insanlık için çalışmaya tövbe eder ve bu hayatı bırakır. Üniversiteden ayrıldığını söylediği hocası ise bu duruma çok üzülür ve onun yokluğundan duyduğu üzüntüyü yukarıdaki cümleyle açıklar. Filmin ilk sahnelerinde unutulmayan bir ayrıntı da Kadir İnanır'ın başka bir kıyafeti yokmuş gibi her yerde sürekli beyaz önlükle gezmesidir.
Başrollerinde Kadir İnanır ve Hale Soygazi'nin oynadığı film 1974 yapımı.
5 Nisan 2011 Salı
Mutsuz Olalım, Olmaz Mı?
“Yanlış yolda yürümek, doğru yolda beklemekten iyidir. Çünkü sahici bir sarsıntı, sahte bir dengeden iyidir. Mutsuz olursak da mutsuz olalım; hep mutlu olunacak diye bir kural yok ki, biz de mutsuz olalım, olmaz mı?"
Telefon
D.'nin telefonunun kapalı olduğunu duyduğumda ben de kendimi dış dünyaya kapatmaya karar vermiştim. Madem ben ona ulaşamıyordum, kimse de bana ulaşamasındı. Aslında bana ulaşmaya çalışan da yoktu ya neyse. Diş ağrısına ilaçlar dışında en iyi gelen şeyin beklenmedik anda gelen mutlu bir haber olduğunu duymuştum. Zaten beklediğiniz zaman iyi bir şey olmazdı bu hayatta. Hayata bir süreliğine boş verip banyoya doğru yürüdüm. Soğuk hava yüzünden suyla haşır neşir olmak istemeyen yüzüme saygı gösterip küçük su damlalarıyla çapaklarımı temizledim. Banyodan mutfağa doğru yürürken telefonunun kapalı olduğu yine aklıma geldi, sanki aklımdan çıkmış gibi. Yalanı ortaya çıktığı anda kıvırabilmek için kafasından milyonlarca yalan daha geçen biri gibi ben de onun ne yaptığını düşündüm. Dün gece aslında ona iltifat bile etmiştim. Tabii o bunu pek anlamamış olacak ki, ''Sen o kızdan bile güzelsin.'' lafına tepki vermemişti. Bir kelimenin -özellikle biraz önceki cümlede bile kelimesi- insanın hayatına değiştirebileceğine inancım artarken kapı çaldı. Acaba D. bana sürpriz mi yaptı diye saçlarımı düzeltip koridoru hızla geçerken ona karşı takınacağım umursamaz tavrı düşündüm. İlk başta soğuk davranacak, yeni tanışan iki insanın sessizliğine benzer bir ortam yaratacak ama sonunda o dayanamayıp boynuma sarılacaktı. Tüm sorunlar ne çabuk halloluyordu. Bomboş evime hırsız gireceği düşüncesiyle kapattığım demiri çevirip uğruna çoğu zaman maç izlemekten vazgeçtiğim -derbi maçlar hariç, kusura bakmasın- hayatımın anlamına kapıyı açtım. Ama hayatımın anlamında küçük bir sorun vardı. Dün gece D'den daha çirkin olduğunu iddia ettiğim M. birdenbire kapıda belirmişti. Ama nedense dün gecenin aksine gözüme hiç de çirkin gözükmüyordu.
''Binaların duvarları çok ince ve ben dün D.'ye söylediklerinin hepsini duydum. Umutlarımı kırdın.'' diyeceğini düşünürken, ''Kaç aydır aidatı getirmiyorsunuz, üstelik çöpü de kapının önüne bırakıyorsunuz; fena kokuyor Turgay Bey'' dedi. Şikayetleri yüzünden değil ama samimiyetimizi bir kenara bırakıp adımın sonuna Bey'i getirdiği için ona çok kızdım. ''D. senden daha güzel'' dedim birden. Aptal aptal suratıma baktı, sonra sanırım gözü sağ kolumdaki reçel lekesine takıldı. Vişneleri sevmediğimi, sadece reçel'in sulu kısmını yediğimi belirtecektim ki M. merdivenleri inmeye başladı. Sabah sabah reçelin ardından yediğim bu fırçayla biraz olsun normal hayata dönerken aklıma önemli bir fikir geldi. D. evde olmadığına göre istediğim gibi banyo yapabilirdim. Suları her tarafa sıçratarak huzur içinde vücudumu ıslattıktan sonra üstüme lekesiz kıyafetlerden birini seçip kendimi dışarı attım.
Otobüse biner binmez bir kez daha akbilimi doldurmayıp şöförünün fazladan para kazanmasına izin verdiğim için kendime küfrettim ve para bulur bulmaz bol miktarda akbil dolduracağıma dair kendime söz verdim. Boş bulduğum koltuğa oturur oturmaz uyuma numarası yapacaktım ama sonra nedense vazgeçtim. Bunu hemen hisseden bir sonraki duraktaki teyze ise otobüse binip hemen yanıbaşıma dikildi. İlk önce yorgun taklidi yaparak teyzeyi yıldırmaya çalıştıysam da o benden daha inatçı çıktı ve of uflu seslerle savaş baltalarını çıkardı. Ama pes etmeyecektim; geriye doğru yaslanarak uykumun olduğunu ona hissettirdim. Sırf beni yerimden kaldırmak için elindeki poşeti yere koymayan 1. Dünya Savaşı'nın kaderini değiştirebilecek teyze elindeki kıvırcıklarla bana mesaj veriyordu. Ara sıra çalışan vicdanım ise mesajı almakta gecikmedi. Bir tarafım ''kalk, yer ver.'' derken diğer tarafım, ''10 dakikadır kalkmadın, artık zaman aşımı devreye girdi.'' diyordu. Hışımla kalkıp hemen düğmeye bastım. Aslında daha Kadıköy'e vardı ama inmemem teyzenin savaşı kazanması demekti. Bostancı Köprüsü'nde inerek zaferimi taçlandırdım.
Hedefine ulaşamasa da mutlu olmayı başaran az sayıdaki insandan biri olmaya çalışarak kendimi birayla ödüllendirmek için Kale'ye doğru ilerledim. Madem D. beni görmek istemiyordu ben de erkek erkeğe içebilecek bir yere gidip dünyadaki tüm kadınların ne kadar anlaşılmaz olduğundan, ne yaparsak yapalım onlara yaranamayacağımızdan bahsedebilirdim. Aslında 8. birayı içmeseydim bu konuyu 1 saate kadar tanımadığım sakallı amcaya daha düzgün bir şekilde anlatabilirdim ama Ruksin amca yine de beni anladı. Benim ise onunla ilgili doğru hatırladığım tek şey herhalde ismiydi. Her Türk erkeğinin yetenekli olduğu içki konusunda kendimi geliştirip eve dönme çabası içinde yine otobüse bindim. Aynı senaryo tekrarlandı ancak bu kez kokum yüzünden şöföre öfkeli gözlerle bakamadım. 8 birayı hızla içtikten sonra yürüyerek eve dönme fikri kulağıma pek hoş gelmiyordu çünkü. Otobüsün en arkasına geçtim. 5 liseli genç yanlarındaki 3 kıza inceden inceden laf atıyor, tanışmak için evlenme programlarında yapılan şebekliklerin üzerinde bir hüner sergiliyordu. Onlara, ''Gençler, tanıştıktan sonra iyi ama bir süre sonra telefonlarını bile açmaz bunlar. İyisi mi yol yakınken vazgeçin.'' demek istedim. Cümleyi kuracağıma inancım olmadığından mı yoksa her zamanki gibi ciddiye alınmayacağımdan mı bilinmez vazgeçtim.
Otobüsten inip Burhan amcaya uğradım. 4 birayı sarıp sarmalayan mahallemizin alkolvereni oğluna gitar dersi vereceğime dair benden 387. kez söz aldıktan sonra gitmeme izin verdi. Merdivenlerden çıkarken M.'nin karşıma çıkıp bir baba misali, ''Hem aidatı vermiyorsun hem sürekli içiyorsun.'' diye bana fırça atacağına dair hayaller kurdum. Sonra D.'den önce M.'yi hayal ettiğim için birden kendime kızdım; onu bu şekilde aldattığım için geldiğinde D.'nin ayaklarına kapanıp ondan özür dilemeye karar verdim. Üstelik bonus olarak da istediği zaman telefonunu kapatabileceğini söyleyecektim. Toplasan en fazla 4 tane olacak cebimde anahtarları zar zor bulduktan sonra kapıyı açtım. Ayakkabımın arkasına diğer ayağımın ucuyla basıp iğrenç kokulu ve delik çorabımı gördükten sonra salona girdim. Yarısını uzun süredir görmediğim, birkaçını da umursamadığım arkadaşlarım hep bir ağızdan hepimizin hayatında bir kez birilerine söylediği, ''İyi ki doğdun ....'' şarkısını söylüyordu. Sadece gülümseyebildim. D. yanıma yaklaştı; beni öpüp, ''Nice yıllara aşkım, iyi ki doğdun.'' dedi.
Onu kendime doğru çektim ve kulağına, ''Senin telefonun niye kapalı?'' diyebildim.
1950 Dünya Kupası
1938 yılında Fransa'da yapılan ve İtalya'nın kazandığı dünya kupasından 12 yıl sonra bu sefer adres Brezilya'ydı. 1938'de İtalya'ya yarı finalde 2-1'lik skorla elenen sambacıların tek amacı evinde yapılan bu tunuvayı kazanmaktı. Türkiye ise elemelere katılıyor, Avusturya turnuvadan çekilince Dünya Kupası'na katılmak için tek engel Suriye kalıyordu.
İlk Dünya Kupası eleme maçında Fahrettin'in 2 golüyle bir anda 2-0'a taşımıştık oyunu. İlk yarının son anlarında gelen Bülent Eken'in frikiği ilk yarının skorunu ilan ediyordu. Daha sonra Gündüz, Erol, Lefter ve son olarak ilk golü atan Fahrettin kapanışı yaptı. 7-0'lık skorla Dünya Kupası hayalimiz gerçekleşiyordu; ya da biz öyle sanıyorduk. Bu galibiyetten sonra garip statüsü olan bu kupaya katılmama kararı aldık. Gerçekten statü çok enteresandı. Aslında bunun bir nedeni de bizim gibi birçok ülkenin maddi yetersizlikler nedeniyle turnuvaya katılmaktan vazgeçmesiydi. Bu yüzden kupaya sadece 13 takım katılıyordu. 4 grup vardı ama gruplarda yer alan takımların sayıları farklıydı. İlk 2 grupta 4'er takım yer alırken, 3. grupta 3 ve 4. grupta yalnızca 2 takım yer alıyordu. Gruplarını lider olarak tamamlayan takımlar yine bir grup oluşturacak ve lig usulü oynanacak maçlarda en çok puan toplayan takım şampiyon olacaktı. 1. grubu Yugoslavya'nın 1 puan önünde lider olarak tamamlayan Brezilya ve 2. grubu 3'te 3 yaparak kapatan İspanya final grubuna dâhil oluyordu. 3. grubu ise İsveç lider olarak tamamlayacaktı. Son grupta sadece 2 takım olduğu için bir maç oynandı. İlk Dünya Kupası'nı düzenleyen ve kazanan Uruguay, Bolivya'yı 8-0 yenince onlarda final gruplarında yer almaya hak kazandı. 1 maçla tur atlamak güzeldi! Daha sonra final grubu oluşuyor ve Brezilya, Uruguay, İspanya ve İsveç burada kendine yer buluyordu. İlk 2 maç sonunda Brezilya'nın 4, Uruguay'ın ise 3 puanı vardı ve şampiyonu belirleyecek son maçta Maracana Stadı'nda Uruguay'la Brezilya karşılaşacaktı. Brezilya karşılaşmaya Barbosa, Augusto, Juvenal, Bauer, Danilo, Bigode, Friaca, Zizinho, Ademir, Jair ve Chico 11 ile başlamıştı. Buna karşılık Uruguay ise Maspoli, Gonzales, Tejera, Gambetta, Varela, Andrade, Ghiggia, Perez, Miguez, Schiaffino ve Moran 11 ile sahada yer aldı.
Maç öncesi herkes Brezilya'nın şampiyonluğunu garanti görüyordu, Maracana buna hazırdı. Ama Brezilya teknik direktörü Flavio Costa böyle düşünmüyor, ''Bu bir şov maçı olmayacak, sahadaki herkes birbirinden sert olmak için yarışacak.'' diyerek düşüncelerini açıklıyordu. Maç başladı ve ilk yarıda top iki kale çizgisini de geçmedi. Golsüz biten ilk yarının ardından dakikalar 47'yi gösterdiğinde Friaça'nın golü kupayı Brezilya'ya müjdeliyordu. Çünkü beraberlik bile sambacıları şampiyon yapmaya yetecekti. Ama 66. dakikada turnuvayı 6 golle kapatan (5 golü Bolivya maçında atmıştı) Schiaffino sahneye çıktı ve beraberliği sağladı. Brezilya yine rahattı, zaman yavaş yavaş tükeniyordu. Kupayı kaldırmak için sadece 11 dakikaları vardı ama işte o an Ghigga'nın füzesi Maracana'yı şoka soktu. Brezilya'da buz gibi bir hava vardı, koskoca Maracana sessizliğe gömülmüştü. Bu golde biraz öne çıkan kaleci Barbosa aradan yıllar geçse de bazı Brezilyalı taraftarlar tarafından hala suçlanacaktı. Aslında Barbosa o maça kadar turnuvanın en iyi kalecisi konumundaydı ama Uruguay'ın gollerine o da engel olamadı. İngiliz Reader'ın bitiş düdüğü çaldığında bazı taraftarlar kalp krizi geçirerek hayatını kaybediyor, bir tanesi ise intiharı seçiyordu. Goldeki sessizlik devam ediyordu. 1950 Dünya Şampiyonu Uruguay'dı. Brezilya evinde düzenlediği kupayı avucunun içindeyken kaçırıyor, Ademir'in 7 golle gol kralı olması ise Brezilya için küçük bir teselli olmaktan öteye gitmiyordu.
Bu arada İspanya'nın savunma oyuncusu Perra 13 Temmuz 1950'de oynanan Brezilya maçında bir gol attı. Ama bu golü kendi kalesine atmıştı ve bu Dünya Kupaları tarihinde ilk defa oluyordu. İlk kez Dünya Kupası'na katılan İngiltere ise ABD ile aynı gruba düşmüş ve bu onlarda sevinç yaratmıştı. Hatta Daily Mirror gazetesi ''Amerikalı amatörlere düştük.'' manşetini atmıştı. Herkes galibiyeti değil alınacak farklı skoru konuşuyordu. Ama 29 haziran 1950'de Rio de janerio'da oynanan maçta Gaetjens'in attığı tek gol ingilizleri dize getiriyordu. Ve bu maçtan sonra yine ilgi çekici bir manşet vardı Daily Mirror'da.
''Tüm zamanların en büyük spor sürprizi''
7 Ocak 2000 - Beşiktaş - Göztepe
2000 yılının ilk lig maçında Beşiktaş ile Göztepe karşılaşacaktı. Lider Galatasaray'ın 10 puan gerisinde olan siyah beyazlılar düşme korkusu yaşamak istemeyen İzmir ekibiyle oynarken Paf takıma gönderilen Ohen, Hans Peter Briegel tarafından affedilmesine rağmen kadroya alınmamıştı. Yeni yılda eski Kartal başlıklarına neden olacak oyunuyla taraftarlarını memnun etmeyen Beşiktaş'ta soğuk havanın da etkisiyle seyirciler de takımını yalnız bırakmıştı.
Maça kötü başlayan ev sahibi ekip 35. dakikada Tayfur'un golüyle öne geçerken golün pasını veren Beşiktaşlı taraftarların hala unutamadığı sol kanat oyuncusu Markus Armin Münch'tü. Beşiktaş`ta forma giye(meye)n Anthony Seric gibi bir dönem Panathinaikos formasıyla izlediğimiz oyuncu, en son bu kulüpte forma giydikten sonra futbolu bırakmıştı. Karşılaşmanın ikinci yarısına ise İzmir ekibi etkili başlamış ve Atilla'nın golüyle eşitliği yakalamıştı. İlerleyen dakikalarda ise gol bulmak için yüklenen Beşiktaş, karşılaşmanın bitimine 6 dakika kala daha sonra kulüpte teknik adam olarak görev yapacak olan Ertuğrul Sağlam'ın golüyle 2-1 öne geçiyor ve maçtan 3 puanla ayrılıyordu.
Yeni bin yılın ilk lig maçında ilk golü atan - o da daha sonra siyah beyazlılarda teknik adam olarak görev yapacaktı.- Tayfur Havutçu önemli bir gole imza atarken karşılaşmada 6 milyar hasılat elde edilmişti. Teknik direktör Hans Peter Brigel maç sonunda kötü hava şartlarının ve Göztepe'nin kapalı oyununun kendi oyunlarını oynamalarını engellediğini söylese de daha sona gelecek Fenerbahçe yenilgisiyle Brigel ve sistemi tartışılmaya başlanıyordu. O sezonu şampiyon Galatasaray'ın 4 puan gerisinde ikinci olarak tamamlayan Beşiktaş'ın yanı sıra Göztepe de küme düşerek taraftarlarına bir başka üzüntü yaşatmış ve iki takımda sezonu istediği yerde tamamlayamamıştı. Beşiktaş şampiyonluk umutlarını gelecek seneye taşırken Göztepe ise 2.ligde mücadelesine devam edecek ama her şey daha kötüye gidecekti...
Maça kötü başlayan ev sahibi ekip 35. dakikada Tayfur'un golüyle öne geçerken golün pasını veren Beşiktaşlı taraftarların hala unutamadığı sol kanat oyuncusu Markus Armin Münch'tü. Beşiktaş`ta forma giye(meye)n Anthony Seric gibi bir dönem Panathinaikos formasıyla izlediğimiz oyuncu, en son bu kulüpte forma giydikten sonra futbolu bırakmıştı. Karşılaşmanın ikinci yarısına ise İzmir ekibi etkili başlamış ve Atilla'nın golüyle eşitliği yakalamıştı. İlerleyen dakikalarda ise gol bulmak için yüklenen Beşiktaş, karşılaşmanın bitimine 6 dakika kala daha sonra kulüpte teknik adam olarak görev yapacak olan Ertuğrul Sağlam'ın golüyle 2-1 öne geçiyor ve maçtan 3 puanla ayrılıyordu.
Yeni bin yılın ilk lig maçında ilk golü atan - o da daha sonra siyah beyazlılarda teknik adam olarak görev yapacaktı.- Tayfur Havutçu önemli bir gole imza atarken karşılaşmada 6 milyar hasılat elde edilmişti. Teknik direktör Hans Peter Brigel maç sonunda kötü hava şartlarının ve Göztepe'nin kapalı oyununun kendi oyunlarını oynamalarını engellediğini söylese de daha sona gelecek Fenerbahçe yenilgisiyle Brigel ve sistemi tartışılmaya başlanıyordu. O sezonu şampiyon Galatasaray'ın 4 puan gerisinde ikinci olarak tamamlayan Beşiktaş'ın yanı sıra Göztepe de küme düşerek taraftarlarına bir başka üzüntü yaşatmış ve iki takımda sezonu istediği yerde tamamlayamamıştı. Beşiktaş şampiyonluk umutlarını gelecek seneye taşırken Göztepe ise 2.ligde mücadelesine devam edecek ama her şey daha kötüye gidecekti...
Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni
Yıllarca aşk filmleri çeken bir yönetmen en sonunda farklı bir film yaparak adını duyurmaya çalışır; Müjde Ar gibi dönemin yıldız ismiyle çalışabileceğini zannederken filmi amatör oyuncularla yapmak zorunda kalır. Bu arada başrolde oynattığı kadın oyuncu Jeyan'a aşık olur. Ama filmde solcu olduğu yer yer ima edilen Jeyan'ın zaten bir ilişkisi ve sorunları vardır. Haşmet Asilkan sadece onun ilgisini çekebilmek için hapishanelere düştüğünü iddia eder; ama bu bir şeyleri değiştirmeyecektir. En can alıcı sahnede ise mükemmel bir diyalog geçer. Senaryoda geçen aşkı anlatan Haşmet'e jeyan sorar. ''Hiç ortak noktaları yok ki, nasıl birbirlerine aşık oluyorlar?'' Haşmet Asilkan ise bu fırsatı kaçırmaz ve yavaş yavaş duygularını açar.
''Aşk ortak nokta aramaz ki. Şimdi ben sana aşık olsam mesela, durup ortak nokta mı arayacağım?''
''Aşk ortak nokta aramaz ki. Şimdi ben sana aşık olsam mesela, durup ortak nokta mı arayacağım?''
3 Nisan 2011 Pazar
Selvi Boylum Al Yazmalım - Atıf Yılmaz
Aslında çok fazla söze gerek yok bu film ve çift için. Asya ve İlyas'ın içinden yaptığı konuşmalar, bakışları ve sıcacık bir hikaye. Sonunun hep tartışıldığı, doğru kararın hangisi olduğu konusundan farklı fikirlerin olduğu türk sinemasının en iyi filmlerinden biri..
İlyas'ın Asya'yı görüp aşık olması ama şehirli Dilek hanım'dan kopamaması Asya'nın yolunun Cemşit'le kesişmesini sağlar. Bakışlarından aşkları anlaşılan çift - son sahnede tam birleşecekken- küçük Samet baba olarak Cemşit'i seçer ve ona doğru koşar. ''Sevgi neydi? Sevgi iyilikti, dostluktu. Sevgi emekti.'' diyen Asya da oğlunun etkisiyle Cemşit'i seçer. Ama bu duygularıyla verdiği bir karar değildir ve o yüzden belki de içinden ''Seninim işte, alıp götürsene beni'' diye haykırır İlyas'a. O ise son cümlelerini ''Elveda selvi boylum al yazmalım, elveda bitmemiş türküm benim..'' diyerek bitirir...
Tek kelimeyle efsane bir filmdir Selvi Boylum Al Yazmalım.
2 Nisan 2011 Cumartesi
West Bromwich Albion 2 - 1 Liverpool
Manchester United'ın galibiyetini anlattıktan sonra bu kez West Bromwich Albion - Liverpool maçına geçtim. Peş peşe iki maç anlatmak biraz zorlayıcı olsa da maçın özellikle son kısmı çok keyifli geçti. West Bromwich Albion tıpkı Blackpool gibi keyif veren bir takım. Premier Lig'in başında oynadıkları futbolun uzağında da olsalar ligde kalmaları gerektiğini düşünüyorum. Liverpool ise efsane isim Kenny Dalglish'le birlikte toparlanmış gözüküyor. Gelecek sezon şampiyonluk yarışı verebilirler.
Maça Liverpool iyi başlasa da West Bromwich Albion daha sonra toparlandı. Ancak ilk yarıda gol sesi çıkmadı. İkinci yarının başında Raul Meireles'in ortasına kafayı vuran Skertel, Liverpool'u 1-0 öne geçirdi. Ancak ilerleyen dakikalarda sahneye Odemwingie çıktı. 2 penaltı yaptırdı ve bu penaltıları Chris Brunt değerlendirdi. Son dakikalarda Luis Suarez'in vuruşunu savunma çizgiden çıkarınca Roy Hodgson eski takımına karşı çok önemli bir galibiyet almış oldu. Premier Lig'de de küme düşme yarışı iyice kızışmış oldu. Bu arada ben de 2 maçta tam 5 penaltı golü anlattım.
Günün bir başka penaltısı ise Everton - Aston Villa maçında çalındı. Baines'in penaltıdan attığı golle Everton 1 puanı kurtardı ve Aston Villa ile 2-2 berabere kaldı.
West Ham United 2 - 4 Manchester United
Premier Lig'de 31. haftanın açılış maçında lider Manchester United, Upton Park'ta West Ham United'a konuk oldu. Maçı Mehmet Özkan ile birlikte anlattık. Manchester United iyi oynamasına rağmen West Ham United ilk yarıyı Mark Noble'ın 2 penaltı golüyle 2-0 önde kapattı. Manchester United'ın ikinci yarıda geri dönmesini bekliyorduk ve öyle de oldu. Rooney biri frikik ve biri penaltıdan olmak üzere 3 gol attı ve günün kahramanı oldu. Son sözü ise Meksikalı Javier Hernandez söyledi ve Manchester United karşılaşmayı 4-2 kazandı. Maça dair aklımda kalan en önemli şey ise Mehmet Özkan'ın söylediği bir cümle oldu.
''Ryan Giggs'i sol bek oynarken de izlemek varmış.''
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


































