23 Haziran 2011 Perşembe
12 Haziran 2011 Pazar
4 Haziran 2011 Cumartesi
30 Mayıs 2011 Pazartesi
28 Mayıs 2011 Cumartesi
23 Mayıs 2011 Pazartesi
Udinese 0 - 0 Milan
Milan için Pirlo'ya veda maçıydı bu mücadele. Udinese açısından ise önemi büyüktü. Alınacak 1 puan onları Şampiyonlar Ligi'ne taşıyacaktı ve taşıdı da. Di Natalie'nin 1 penaltı vuruşundan yararlanamadığı mücadele golsüz sona erdi ancak bu sonuç ev sahibi ekibe yaradı. Di Natalie de sezonu gol kralı olarak tamamladı.
17 Mayıs 2011 Salı
15 Mayıs 2011 Pazar
Liverpool 0 - 2 Tottenham Hotspur
Kenny Dalglish'in gelişiyle müthiş bir hava yakalayan Liverpool aldığı iyi sonuçların ardından sahasında Premier Lig'de kötü giden Tottenham Hotspur'ı ağırladı. 3 maçtır evinde gol yemeyen Liverpool maçın başında Van der Vaart'ın ayağından yediği golle geriye düşerken ikinci yarıda Modric penaltıdan skoru 2-0'a getirdi ve kırmızılar sahadan puansız ayrıldı.
Chelsea 2 - 2 Newcastle United
Şampiyonluğu Manchester United'a kaptıran Chelsea Stamford Bridge'deki son maçında Newcastle United'ı ağırladı. Yeni formalarıyla taraftarının karşısına çıkan Chelsea oyuna istekli başladı ve maçın başında Ivanovic'le golü buldu. Ancak Newcastle United'ın Ryan Taylor'la kullandığı serbest vuruşta Gutierrez topu filelerle buluşturunca skora denge geldi.
İlk yarıda Chelsea'de dikkat çeken en önemli isim 1993 doğumlu Mceachran oldu. 45 dakika boyunca etkili bir futbol sergileyen genç yetenek verdiği etkileyici paslarla da dikkatleri çekti. İkinci yarıda Chelsea, Newcastle United kalesine yüklenirken çok fazla fırsat bulamadı. Ancelotti 3 oyuncu değişikliğini aynı anda yapıp sahaya Drogba, Malouda ve Essien'i sürdü. Baskıya devam eden Londra ekibi son dakikalarda Alex'in kafasıyla 2-1 öne geçti. Ancelotti'nin ekibi seyircisine 3 puanı armağan edecek derken son dakikalarda sahneye çıkan Steven Taylor bir kez daha skora dengeyi getirdi. Böylece St. James' Park'ta 1-1 biten maçın ardından takımlar Stamford Bridge'de yenişememiş oldu.
14 Mayıs 2011 Cumartesi
11 Mayıs 2011 Çarşamba
Peki O Şimdi Nerede? - Erhan Namlı
1974’de Ankara’da doğan oyuncu 1993 yılında, yıllar sonra yolunun tekrar kesişeceği Adana Demirspor’da profesyonel futbol yaşantısına başlar. Takımı 2.lige yükselirken Erhan Namlı da Türkiye’de gezgin futbolcular arasında yerini almasını sağlayacak transferlerinden ilkini gerçekleştirir. Canavarıyla bir dönem gündemden düşmeyen Van’a doğru yol alan Erhan, daha sonra Denizli ve Gaziantep formaları giyer. Gaziantepspor’da gösterdiği çıkışının ardından Trabzonspor’a transfer olan oyuncu buradan da İstanbul’un yolunu tutup Galatasaray forması giymeye başlar. Transferinin hemen ardından “Futbol hayatımda ligde şampiyonluk hiç yaşamadım. İnşallah Galatasaray’da bu özlemim sona erer. Her yönüyle mükemmel bir camiaya geldim.” diyen 34 yaşındaki oyuncu, “Bana da mutlaka ilk 11’de forma giyme şansı gelecek, ben de bunu en iyi biçimde değerlendireceğim ve formayı sırtımdan çıkarmayacağım.” diyerek kendine olan güvenini ortaya koyar. Ama işler Erhan’ın beklediği gibi gitmez ve devre arasında Çaykur Rizespor’a kiralanır. Daha sonra Elazığ, Gaziantepspor, Karşıyaka, Eskişehir, Bolu ve Şanlıurfa formaları giyen oyuncu futbola başladığı Adana Demirspor’a geri döner. Burada futbola başladığı zamanlardaki gibi yine başarılı bir çizgi yakalayan Erhan Namlı, takımıyla Türkiye Kupasında çeyrek finale kadar yükselir.
Boluspor’da forma giydiği yıllarda teknik direktörü İsmail Taviş tarafından örnek oyuncu olarak gösterilen tecrübeli oyuncu için “Eğer ben 20 yaşında bir oyuncu olsam, her şeyi ile Erhan Namlı'yı örnek alırdım. Çünkü Erhan özel yaşantısıyla, futboluyla ve disipliniyle örnek alınacak bir futbolcu.” diyen Taviş, takımında lider oyuncu olarak Erhan’ı gösterir.
“Hiç yaşamadım” dediği şampiyonluğu Eskişehirspor formasıyla Ekstra Play-off’larda yaşayan oyuncu final maçında da bir gol atarak hayalini kurduğu başarı da büyük pay sahibi olur.
Yıllarca Sergen Yalçın için söylenen “Koşmasa da olur, iki pas atsın yeter” klişesi Çankırı’da Erhan Namlı için sık sık söylenen bir cümle olurken, daha sonra İstanbulspor’un yolunu tutan oyuncu şimdilerde Turgutluspor formasıyla futbol yaşantısına devam ediyor.
9 Mayıs 2011 Pazartesi
8 Mayıs 2011 Pazar
Genoa 2 - 1 Sampdoria
Derby Della Lanterna tek kelimeyle muhteşemdi. Genoa'nın ev sahibi olduğu mücadelede Sampdoria'nın mutlak 3 puana ihtiyacı vardı. Lecce'nin Napoli'yi devirmesiyle iyice karışan alt taraftan kurtulmak için ezeli rakibini mağlup etmek isteyen Sampdoria oyuna çok iyi başlamadı. Floro Flores'in 45+1'de attığı golle mücadelede 1-0 öne geçen Genoa ilk yarının son dakikalarında gelen bu golle rakibinin de moralini bozdu. Zaman zaman tansiyonun yükseldiği maçta Sampdoria beraberlik golünü Pozzi ile buldu. Kaptan Palombo'nun şutunda Portekizli kaleci Eduardo topu sektirince Pozzi bu fırsatı değerlendirdi ve skora denge geldi.
Maçın son bölümlerinde Sampdoria 3 puan için Genoa kalesine yüklendi ancak bir türlü golü bulamadı. 90+7'de sahneye çıkan Boselli güzel bir gol atarak takımına 2-1'lik galibiyeti getirdi ve Sampdoria'yı ateşin içine attı. Müthiş derbide gülen Genoa olurken İtalya Serie A'nın bitimine 2 hafta kala Sampdoria kendini iyice tehlikeye attı.
7 Mayıs 2011 Cumartesi
Roma 0 - 0 Milan
Maçı Bülent Timurlenk ile birlikte anlattık. Roma, Şampiyonlar Ligi için kazanmak isterken Milan'a şampiyonluk için beraberlik yetiyordu. Kontrollü oynayan Allegri'nin ekibi özellikle ilk yarıda rakibinin üstüne pek gitmedi. İkinci yarıda daha iyi oynasalar da golü bulamadılar ancak 0-0'lık sonuç onlara 2003-2004 sezonunun ardından 18. şampiyonluğu getirdi. Maçın bitiş düdüğüyle birlikte Roma Olimpiyat Stadı'nda müthiş görüntüler oluştu. Seedorf'tan, Nesta'ya, Pato'dan Galliani'ye herkes şampiyonluğu doyasıya kutladı. Jose Mourinho'nun ardından bekleneni veremeyen Inter, sezonun hayal kırıklığı olan Juventus ve yarışı son ana kadar sürdüremeyen Napoli'nin önünde Milan hakettiği şampiyonluğa ulaşmış oldu.
5 Mayıs 2011 Perşembe
29 Haziran 1986 - Arjantin - Almanya
Mexico City, Azteka Stadı tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 1982 Dünya kupasında final oynayıp kaybeden Almanya ile o turnuvada 2. turda elenen Arjantin kupayı almak için karşılaşacaktı. Almanya yarı final maçında Tiganalı, Platinili Fransa’yı 2-0’la geçerken, Arjantin, Gerets, Pfaff ve Scifo’yu da kadrosunda barındıran turnuvanın sürpriz takımı Belçika’yı Maradona’nın 2 golüyle mağlup ediyordu. Aslında bu maçtan çok herkesin aklı süper bücürün İngiltere’ye eliyle attığı goldeydi. Yıldız oyuncu tıpkı Belçika maçında olduğu gibi İngilizlerin kalesine de 2 gol bırakmış ve Arjantin’in tur atlamasını sağlamıştı. Zaten birçok eleştirmen Almanya’nın finali Arjantin’le değil Maradona’yla oynayacağını söylüyordu.
Brezilyalı hakem Arppi Filho’nun başlama düdüğüyle heyecan başladı. Maçın 22. dakikasında yapılan ortaya Schumacher müdahale edemeyince Jose Luis Brown kafayla topu ağlara gönderiyor ve Arjantin’i 1–0 öne geçiriyordu. Herkes Maradona’dan gol beklerken umulmayan bir isim Almanya ağlarını havalandırmıştı. İlk yarı bu skorla sona eriyor, Almanya umutlarını ikinci yarıya saklıyordu. Üçüncü başlama vuruşunun ardından 10 dakika geçtiğinde ise Maradona sahneye çıkıyor, golle sonuçlanan atağın başlangıcında pası veren isim oluyordu. Topu ağlara gönderen isim Jorge Valdano’ydu. Arjantin iyice rahatlamıştı, kupa yavaş yavaş onlara doğru geliyordu. Ama bir önceki Dünya Kupası'nı da finalde kaybeden Almanya’nın pes etmeye niyeti yoktu, Arjantin kalesine yüklenmeye başladılar. Önce 72. dakikada Rummenigge’yle farkı 1’e indiriyor, bu golden 8 dakika sonra ise Rudi Voller’in kafa golüyle beraberliği yakalıyorlardı. İşler bir anda tersine dönmüştü. Maç uzatmaya gidecek gibiydi ama sahada biri böyle düşünmüyordu.
Maradona bu maça da damgasını vuruyor, Jorge Burruchaga’ya muhteşem bir asist yapıyordu. Burruchaga bu ikramı geri çevirmiyor, attığı güzel golle kupayı Arjantin’e getiriyordu. Maçın bitmesine 7 dakika kalmıştı ve skor 3-2’ydi. Bir önceki finalde 3 gol yiyerek kupayı elinden kaçıran Almanya bir kez daha 3 gol yiyor ve kupaya yine uzanamıyordu. Turnuvanın gol kralı 6 golle İngiliz Lineker oluyor, Maradona ise 5 golle onun arkasında kalıyordu. Ama yaptıklarıyla şüphesiz turnuvanın yıldızı olmuştu. Arjantin ise toplamda 7 maçta 6 galibiyet ve 1 beraberlik alarak 2. kez Dünya kupasının sahibi oluyordu.
14 Şubat 1999 - Fenerbahçe - Adanaspor
Fenerbahçe'de Aziz Yıldırım devrinin başlamasının 1. yıldönümünden bir gün önce, sarı lacivertli ekibin ligdeki rakibi Güney temsilcisi Adanaspor'du. Ligde 20. haftaya girilirken averajla Beşiktaş'ın önünde lider olan sarı lacivertli ekip 8 maç üstüste kazanmış ve Adanaspor maçının da kazanılması halinde, 1982 yılında Stankovic yönetiminde 9 maçlık üstüste galibiyet rekoruna ulaşmış olacaktı.
Fenerbahçe formasını 99. kez giyecek olan Tayfun maçtan bir kaç gün önceki bir röportajında, ''Şu anda tek hedefimiz şampiyonluk. Şampiyon olmak zorundayız. Eğer başaramazsak çok üzüleceğiz. Bu şart bize büyük baskı getiriyor.'' demiş ve takımın iyi giden performansına rağmen üzerlerindeki baskıyı böyle açıklamıştı. Metin Tokat'ın başlama düdüğüyle beraber bir spiker klişesi gerçeğe dönüşüyor, Kadıköy'de goller yağmur gibi geliyordu. 3. dakikada ilk golü atan Moldovan, 39. dakikada takımını 2-0 öne geçiriyor, Juventus'tan transfer edilen Dimas ise 45. dakikada 3. golü atarak takımını iyice
rahatlatıyordu.
İkinci yarıda da sahada farklı olan bir şey yoktu. Cenk İşler, Altan Aksoy ve eski takımına karşı mücadele eden Oğuz Çetin'le sahada bir varlık gösteremeyen Adanaspor karşısında Mosheu ve Moldovan taraftarlarına bir kez daha gol sevinci yaşatıyor, kapanışı Fenerbahçe formasıyla ilk golünü atan Sergen Yalçın yapıyordu. Maçtan 1 gün önce ’’Yalnızca 2,5 kg fazlam var, bu da normal. 45 dakika oynayabilirim.’’ diyen solak yıldız 75. dakikada oyuna girip, 1 dakika sonra sarı lacivertli formayla golünü atıyor, bu gollü galibiyetle de Fenerbahçe gazetelere ''Fenerbahçe'den sevgililer günü hediyesi'' manşeti atma imkanı veriyordu.
Fenerbahçe'den ayrılan teknik adamların değerlerinin sonradan anlaşıldığına bir örnek teşkil eden Teknik Direktör Löw, "İyi oynadık, farklı kazandık. Futbolcularım verdiğim görevleri çok iyi bir şekilde yerine getirdiler. Hepsiyle övünüyorum. Ancak hemen bu galibiyeti unutmalı, sonraki haftalara bakmalıyız. Çünkü lig devam ediyor." demişti. Ama oyuncular Löw'ün bu çağrısına kulak vermemiş olacak ki daha sonra oynanan 3 karşılaşmada da
galip gelemediler. En son 1989-1990 sezonunda yendiği Gençlerbirliği'ni 9 senenin ardından mağlup eden sarı lacivertli ekip Adanaspor galibiyetiyle de 9 maçlık rekoru egale ediyordu. Ama o sezon Avrupa'da, daha sonra UEFA şampiyonu olacak Parma'ya elenen Fenerbahçe şampiyonluk mücadelesinde de Galatasaray'ın 6 puan gerisinde ligi 3. sırada tamamlayacak ve pek başarılı bir sezon geçirmeyecekti. Adanaspor ise Sakaryaspor'un 3 puan önünde ligde tutunacak ve buradaki macerasına bir sezon daha devam ediyordu.
2 Mayıs 2011 Pazartesi
1 Mayıs 2011 Pazar
Bari 2 - 3 Roma
5 gol, 3 kırmızı kart, 2 direkten dönen top ve son dakikalarda gelen gol. Gerçekten harika bir maçtı. İtalya Serie A'ya veda eden Bari, Roma karşısında müthiş oynadı. Son dakikalara kadar nefes kesen karşılaşmayı Rosi'nin son dakika golüyle kazanan Roma Şampiyonlar Ligi umutlarını korudu. Ama yine de akılda Bari'nin güzel futbolu kaldı.
30 Nisan 2011 Cumartesi
26 Nisan 2011 Salı
25 Nisan 2011 Pazartesi
24 Nisan 2011 Pazar
Bolton Wanderers 2 - 1 Arsenal
Arsenal taraftarı için yine hayal kırıklığı yaratan bir maç oldu. Bu mağlubiyet ve büyük ihtimalle kaçan şampiyonluğun ardından Arsene Wenger'in üzerindeki baskı artacak. Gelecek sezon Fabregas'ın takımda kalıp kalmayacağı da soru işareti. Yani Arsenal'i yine zor günler bekliyor...
Bolton karşısında bölüm bölüm iyi oynasalar da maç içinde Engin'nin (Kehale) de belirttiği gibi özellikle duran toplarda büyük sorun yaşadılar. İki duran top sonunda yenilen iki gol de sonlarını hazırladı. Üstelik Bolton, Kevin Davies'le bir penaltı vuruşundan da yararlanamadı. Bolton adına galibiyet kadar güzel olan şey ise babasını kaybeden Tamir Cohen'in son dakikalarda 3 puanı getiren golü atması oldu. Bu mağlubiyetle Arsenal de şampiyonluk yarışıno Manchester United ve Chelsea'ye bırakmış oldu.
23 Nisan 2011 Cumartesi
Brescia 0 - 1 Milan
Seedorf'un etkili oyunu, Robinho'nun golü ve son dakikalarda Abbiati'nin çıkardığı önemli pozisyon olarak özetleyebiliriz bu mücadeleyi. Tabii Cassano'nun kaçırdıklarını da unutmamak lazım. Brescia her ne kadar birkaç pozisyon yakalasa da biraz da Milan'ın golü bulamamasıyla oyuna tutundu. Ama sonuç olarak çok önemli bir mücadeleden puansız ayrıldılar. Milan ise bu galibiyetle artık şampiyonluğa çok fazla yaklaştı. Bu saatten sonra Alegri'nin ekibi şampiyonluğu verirse son yılların en büyük sürprizi olur.
10 Milyonun Var Mı?
Bir ilişkiden yeni çıkmıştı ve bir yenisine hazır değildi. ''Bugün ne yiyeceğiz?'' cümlesi kadar olmasa da bu sıklıkla duyulan bir kalıptı ama kalbimin atışına engel olamıyor ve yine de bir umuttur diye elimi tutup, ''T. tamam!'' diyeceği günü bekliyordum.
Ben bekleyedurayım o hayatına devam ediyor, yaşadığım acılardan habersiz gününü gün ediyordu. Ama arada da beni ihmal etmiyordu. Ona dokunmak ve sevgi sözcükleri söylemek dışında sevgilim gibi davranıyordum B.'ye. Peki o bana? Yakın ama istediği an bir cümleyle uzaklaştırabileceği bir arkadaş gibi görüyordu sanırım beni.
İşte günler böyle anlamsızca geçerken ve ben onun öylesine söylediğini bildiğim ''Canım'' kelimesine binbir anlam yüklerken telefonumda beliren zarfa baktım. Garanti, Turkcell, Avea dışında bana mesaj gönderecek tek kişi B.'ydi ve bu olasılık beni sevindiriyordu. ''Günaydın mesajım bugün gelmedi.'' cümlesinin ardından iki nokta ve hayata küsmüş bir ağız gördüm. İlk önce mesaja geç cevap vermeyi düşündüysem de soğuk bir mesajla ilgiyi üzerime çekme yönünde bir karar aldım. Beni tüm bu gereksiz ayrıntılarla uğraştırdığı için ona daha fazla kızarken kapı çaldı. Hayatta sevmediğim ikinci ses telefon sesiyken birincisi kapı sesiydi. En kısa sürede bu kuşu hayatımdan çıkarmalı ve komşularımın, ''7 numaranın zili bozuk, boşuna çalmayın.'' dediği adam olmalıydım.
Kapıyı açıp açmamakta kararsız kalırken, S.'nin öksürüğünü duydum. Bu sesi duymamın kapıya yaklaşmamla bir ilgisi yoktu zira S. bir ayıyı bile ürkütebilecek bir öksürüğe sahipti. Aslında onunla birlikte B. ile buluşmalı, S.'nin öksürmesini sağlamalı ve B.'ye dönüp, ''Bak böyle bir adam mı istiyorsun hayatında?'' demeliydim. S.'nin kurduğu ilk cümlenin, ''Abi 10 milyonun var mı, bende hiç para kalmamış.'' olması beni şaşırtmadı. Hala liraya geçememişti pezevenk. Elimi şortumun cebine attım, 5 lira çıktı. S.'nin para birimine göre 5 milyon olan kağıt parçasını ona doğru uzattım. Paranın eline geçmesiyle birlikte, buluştuktan sonra ayrılan bir çiftin az seven tarafının yaptığı gibi yüzünü bana çevirmeden hemen çekip gitti.
B.'den gelecek mesajı bir an önce görebilmek için cebime koyduğum telefon bir türlü titremiyor, sevecen bir şekilde atılmış olan ilk mesajın arkası gelmiyordu. Bir de üstüne sabah sabah S.'yi görmüş, can sıkıntım daha da artmıştı. Acıkma duygusunu unutalı yıllar olmuş biri olarak nedense B.'ye duygularım olduğu gibi duruyordu. Sadece aklıma geldiğinde yemek yiyen ben onu aklımdan çıkaramıyordum. Kafamda bunlarla boğuşurken cebimdeki titreme yüzümde aptal bir gülümsemeye neden oldu. Aradan 2 ay geçtikten sonra üzülen tarafın her zamanki gibi ben olacağımı bile bile bu mesaja sevinmem net olarak bir aptalıktı. Ama çare yoktu. Hep mutsuz olmaktansa kısa bir süre mutlu dolaşmak da karlı bir iş sayılabilirdi. B.'yi buluşmaya ikna ettiğim gecenin öncesinde saatlerce benim ne kadar iyi bir insan olduğumdan ancak iyi olmanın her şeye yetmediğinden ve aslında onun benimle beraber olmayı ne kadar istediğinden bahsettik. Gerçekten de; tarih, mutsuzluktan ibaretti! Daha önce defalarca konuştuğumuz konuları tıpkı okullarda gereksiz bilgileri ezberleyen öğrenciler misali defalarca tekrarlıyor, lakin sınavda tökezleyen çocuklar gibi biz de bir sonuca ulaşamıyorduk.
Sonunda B. küçük bir oyun oynamamızı ve bunun sonucunda bir türlü şekle girmeyen ilişkimizi şekillendirebileceğimizi söyledi. 1 hafta konuşmayacaktık. Devamında buluşacak ve ben buluşmanın herhangi bir anında onun elini tutacaktım. Eğer elini çekmezse sevgili, çekerse - o ne kadar kabullenmese de - düşman olacaktık.
Kimi zaman su gibi geçen zaman kaplumbağaları kıskanırcasına yavaş davranıyor ve 7 gün, 168 saat bitmek bilmiyordu. Eski Tarkan filmlerinden birinin başında dediği gibi, ''Günler günleri kovaladı.'' ve final zamanı geldi. Benimle iyi vakit geçiriyordu. Gülüyordu. Sinemada beğenmediğimiz artistten iyi rol yapmıyorsa eğer yanımda sıkılmıyordu. 24 saatte uyku dışında konuşmadığımız zaman dilimi çok azdı. Ama yine de bir şeyler eksikti. Olsundu. Sabırla koruk helva olmuyor muydu?
Onu karşıdan gördüğümde hayal ettiğim ilk şey yanıma geldiğinde elimi tutmasıydı. B. eğer onunla tanıştığımızdan beri yaptığım sürprizlerden kendine bir pay çıkarmışsa bir hareketiyle tüm sürprizlerime karşılık verebilirdi. Ama olmadı. Yedik, içtik, yürüdük, güldük, kızdık, bağırdık, banka kuyruğuna girdik, sustuk, konuştuk. Sonra sinemada büyük an geldi. Elimi eline yaklaştırırken kalbimin atışına engel olamıyor; o her şeye neden olan küçük organın sesini duyup benden uzaklaşmasından korkuyordum. Önce her buluşmamızda farklı bir oje sürdüğü tırnaklarının ucuna, sonra parmağına, son olarak da elinin üstüne dokundum. Tepki yoktu. Az önce gevezelik yapan, gülen, konuşan, kahkahalar atan iki kişi savaş baltalarını çıkarmaya başlamıştı. B. elimi tutmadığı için mi film anlamsızlaşmıştı yoksa film zaten mi anlamsızdı? Farketmezdi.
Sinemanın çıkışında dolmuşa binmek için yürüyeceğimiz yol tıpkı geçmeyen bir hafta gibi bitmek bilmiyordu. Sanki yolda değil koşu bandında yürüyorduk. Sessizlik en büyük bıçak darbesiydi. Aşk tarifi nedir bilmem ama aşk acısı dedikleri şey işte buydu. Bir bıçak saplanır, sonra bir daha, bir daha.
Anlamsızlaşmaya başlayan yol bittikten sonra kısa bir veda konuşması yapıp eve dönmek için canımı sıkacak elele çiftleri göreceğim otobüse bindim. Az önce rakı masasından kalkmış gibi hissediyordum kendimi. Evde devam edebilirdim. Odama girdiğimde yolda B. ile olan sessizliğimize benzer bir duygu hissettim. O anda kapı çaldı. B.'den mesaj geldiğinde dünyanın yarısında sahipmiş gibi sevinen ben ilk kez kapı sesine gülmseyerek karşılık verdim. B. yapmadığı bir sürprizi yapacak, filmler gerçek olacak, kapı açılacak ve B. bana sarılacaktı. Dişlerimde az önce yediğim çikolatadan eser var mı diye aynaya baktıktan sonra kapıya koştum. Açar açmaz S.'nin öksürüğünün arasında, ''Abi, 10 milyonun var mı?'' cümlesini duydum; sustum.
21 Nisan 2011 Perşembe
Bizim Büyük Çaresizliğimiz
Kitabın filme çekileceğini öğrendiğimde ilk söylediğim şey, ''Ne olur iç sese yer versinler.'' olmuştu. Ama olmadı. Kitabı okumayanlar için filmin pek fazla bir şey ifade edeceğini zannetmiyorum. Kitap tek kelimeyle müthiş ancak film için aynı şeyleri söyleyemeyeceğim. Film Fatih Al dışında benim için hayal kırıklığı oldu. Yine de kitapta geçen güzel bir cümleyi not olarak düşelim.
''Hareket etmezsen acı üzerinde birikir.''
20 Nisan 2011 Çarşamba
23 Haziran 2003 - Brezilya-Türkiye
Dünya üçüncülüğünü kazandıktan sonra önümüzde bir başka turnuva vardı; Fransa'da düzenlenecek olan ve bizim ilk kez katılacağımız Konfederasyonlar kupası. 2 grupta yer alan 8 takımın mücadele edeceği turnuvada grubumuzda ABD, Kamerun ve 2002 yılındaki belalımız Brezilya yer alırken diğer tarafta Fransa, Japonya ve Kolombiya mücadele ediyordu. İlk maçımızda Amerika Birleşik Devletleri'ni Okan Yılmaz ve Tuncay Şanlı'nın golleriyle 2-1 geçiyor ama daha sonra Kamerun'a son dakikada Geremi'nin penaltı golüyle mağlup oluyorduk. Gruptan çıkabilmek için önümüzdeki tek engel yine sambacılardı. Kleberson, Alex, Ricardinho, Edu Dracena ve Fabio Luciano'yu kadrosunda barındıran Brezilya maça iyi başlıyor ve kalemizde tehlikeler yaratıyordu. Bunlardan birinde savunmamızın arkasına sarkan Adriano kaleci Rüştü'nün üzerinden topu aşırtıp skoru 1-0'a taşıdı. İlk yarıda çok fazla top kaybı yapan Milli takımımız pek bir varlık gösteremedi ve soyunma odasına bu skorla gittik. İkinci yarıda ise Adriano'nun aşırtma golüne cevap veren Gökdeniz oldu. İlk gole benzer bir biçimde savunmanın arkasına sarkan oyuncu Fatih Akyel'in pasında topu ağlarla buluşturup Dida'nın da Rüştü'ye benzer duygular yaşamasını sağladı.
Son 10 dakikaya girilirken Yıldıray Okan'dan aldığı topu ceza sahasına taşıdı ve onun turnuvadaki 2. golünü atmasını sağlayacak pası verdi. Bu golle ''En sonunda Brezilya'yı yendik.'' diye düşünmeye başlamıştık ki turnuvadan sonra topraklarımızda seyredeceğimiz bir yıldız, Alex de Souza, Ronaldinho'nun pasında güzel bir vuruşla topu kaleci Rüştü'nün solundan ağlarla buluşturup Brezilya'nın bir kez daha bize karşı mağlup olmamasını sağladı. Gol olan topu ağlardan almaya çalışan Ronaldinho son dakikalarda Markus Merk tarafından kırmızı kartla cezalandırılırken kalecimiz Rüştü ise sarı kart görüyordu. Her şeye rağmen o son dakika golü Brezilya’ya yaramamış, biz yarı finalde Fransa’nın rakibi olurken onlar kupaya veda etmişti. Gruptan çıktığımız turnuvada Fransa'ya 3-2 mağlup olup final şansını kaçırırken diğer yarı final mücadelesinde Kolombiya'yla Kamerun arasında oynanan maçta Marc-Vivien Foe fenalaşıyor ve maç sonunda hayata gözlerini yumuyordu. Turnuvayı finalde Kamerun'u Thierry Henry'nin attığı altın golle mağlup eden Fransa kazanırken kupa Marcel Desailly ve Rigobert Song'un ellerinde yükseliyor, ilk madalya ise Foe’nin posterine asılıyordu.
20 Mayıs 1992 Barcelona - Sampdoria
Bir yıl öncesinde o yılların efsane takımı Kızılyıldız, Olimpik Marsilya'yı penaltı atışlarıyla eleyip kupanın sahibi olurken bu finalden sonra grup maçlarının oynandığı ama adının hala Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası olduğu son final Wembley’de oynanacaktı. Turnuvanın statüsüne göre yapılan eleme maçlarından sonra sona kalan 8 takım 2 gruba ayrılacak ve grubunu lider bitiren takımlar kupayı almak için mücadele edecekti. B grubunu Sparta Prag'ın önünde ilk sırada tamamlayan Johan Cryuff'un Barcelona'sının rakibi A grubunu Kızılyıldız'ın 2 puan önünde lider olarak bitiren Viallili, Mancinili Sampdoria'ydı. Alman hakem Aron Schmidhuber'in yönettiği mücadeleye yaklaşık 70.000 futbolsever tanıklık ediyordu.
Turuncu formasıyla sahada yer alan Barcelona’ya karşı Sampdoria bilinen göğüs bantlı formasıyla Wembley’in çimlerindeydi. Karşılaşmada iki tarafta gol pozisyonları buluyor ama mükemmel oynayan kaleciler skorun değişmesine izin vermiyordu. Lombardo’nun bir korner atışı sonrası Barcelona defansının arkasına sarktığı pozisyonda attığı şutu Zubizarreta müthiş bir refleksle çıkartıyor, ardından Stoichkov’un kafasında da Pagliuca kalesini gole kapatıyordu. İlk yarıda İtalyan ekibinin yüreğini ağzına getiren frikikte ise 1.90 boyundaki kaleci Koeman’ın şutunu zorlukla çeliyor ve takımını olası bir golden kurtarıyordu. Ama bu sahnenin tekrarı Sampdoria için aynı şekilde sonuçlanmayacaktı; 90 dakika golsüz sonra ermişti.
Uzatma dakikalarında Barcelona frikik kazandığında neredeyse tüm Sampdorialı oyuncular Alman hakemin başına toplanmış itiraz ediyordu. İtirazların bu denli yoğun olmasının sebebi topun başına geçecek olan isimde gizliydi; Ronald Koeman. Hollandalı yıldız beklendiği gibi topu Gianluca Pagliuca'nın sağından çok sert bir vuruşla ağlara gönderip maçın bitimine 8 dakika kala Barcelonalılara kupayı müjdeliyordu. Onun sert vuruşlarını bilen Sampdorialı 3 oyuncu daha o topa vurmadan onun önüne atlamış ama gole engel olamamıştı. Golden sonra özellikle Bulgar golcü Hristo Stoichkov'la fırsatlar yakalayan İspanyol ekibin farkı attırmasına ise kaleci Pagliuca izin vermiyordu. Maçın bitiş düdüğüyle beraber sahada müthiş bir sevinç yaşanırken Sampdorialı oyuncular sahada yığılıp kalmıştı. Wembley’de oynanan 5. finalde kupanın sahibi Barcelona’ydı.
19 Nisan 2011 Salı
6 Aralık 2000 - Galatasaray - PSG
Deplasmanda 2–2 berabere sona eren Milan maçının ardından gözler Ali Sami Yen’de oynanacak Paris Saint Germain maçına çevrilmiş, hedef ise çeyrek final olarak belirlenmişti. Beşiktaş’ın Milan’a 4-1 yenildiği maçı da yöneten Polonyalı hakem Ryszard Wojcik’ın görev yapacağı karşılaşma öncesi konuşan Teknik direktör Lucescu, ‘’Biz rakipten daha üstünüz, eğer tarihte kalıcı olmak istiyorsak hep birlikte yeni başarılara imza atmalı, yeni kupalar kazanmalıyız.’’ demişti.
Sezon başında Galatasaray’dan teklif aldığı fakat reddettiği iddia edilen Paris Saint Germain’in yeni teknik direktörü Luis Fernandes, maç sonunda içinden geçen skoru 0–0 olarak açıklayacak ve Hasan Şaş’ın kendileri için büyük bir problem olduğundan bahsedecekti. Sakatlığı nedeniyle maçta forma giyemeyen Rumen yıldız Georghe Hagi ise tribünlerde yerini almış ve taraftarlarla beraber takımına destek veriyordu.
Fenerbahçe’den Paris Saint Germain’e transfer olan Okocha’nın sakatlığı nedeniyle oynayamadığı karşılaşmada, daha sonra üç büyük takımımızın da formasını giyecek oyuncular Galatasaray’a karşı oynama fırsatı buluyorlardı. Beşiktaş formasıyla izlediğimiz Cisse karşılaşmaya ilk onbirde başlıyor, bir dönem Fenerbahçe forması giyen Fransız yıldız Anelka ve yolu daha sonra Galatasaray’la kesişecek olan Christian ise karşılaşmanın ilerleyen dakikalarında oyuna dâhil oluyorlardı.
Maça etkili başlayan sarı kırmızılı temsilcimiz özellikle Hasan Şaş’ın etkili oyunuyla ilk yarıda pozisyonlar bulmuş fakat maç boyunca mükemmel oynayan Letizi skoru dengede tutmayı başarmıştı. İkinci yarının hemen başında Ümit Davala ile bir pozisyon yakalayan Galatasaray 51. dakikada aradığı gole ulaşıyordu. Sol kanatta Ergün’ün yaptığı ortaya Jardel’le beraber yükselen Distin kafayı vuruyor, top tam taca çıkacakken dışarıda tedavisi bitip hakemin onay veresiyle içeri giren Okan topu yakalıyordu. Onun yaptığı ortada Talal, Jardel’i yere indirince hakem Wojcik penaltı noktasını göstermişti. Takımın asıl penaltıcısı olan Jardel, belki de Ankaragücü maçında kaçırdığı penaltının etkisiyle penaltıyı atmakta tereddüt ediyor, sorumluluğu Ümit Davala alıyordu. Topu kalecinin solundan ağlara gönderen Ümit, takımına 3 puan getiren golü atıp, sarı-kırmızılı ekibin bir başka zafere imza atmasında büyük pay sahibi oluyordu.
Takımın başında 3. gününü yaşayan Fernandes ikinci yarıda oyuna Anelka ve Christian’ı soksa da skoru değiştiremiyor ve İstanbul’dan puansız ayrılıyordu.
Hagi, Popescu gibi eksiklere, Emre’nin maçın başında sakatlanmasına rağmen Galatasaray maçı kazanıp, çeyrek final yolunda emin adımlar atıyordu.
Lucescu’yla beraber grupta başarılı bir performans çizen Galatasaray, grup maçları sonunda çeyrek finale yükselecek ve İspanyol devi Real Madrid’in rakibi olacaktı. Maç sonunda ise Rumen teknik adam maçın yıldızını sadece şu sözlerle anlatacaktı.
"Mükemmeldi. Oğlum için ondan formasını aldım."
17 Nisan 2011 Pazar
Napoli 1 - 2 Udinese
Öncelikle müthiş bir maç olduğunu söylemeliyim. Özellikle son 10 dakikasını anlatmak gerçekten çok keyifliydi. Napoli'nin geri dönme çabası, kaçan penaltı, kırmızı kart ve sahada olanlar...
3'lü savunma oynayan iki takımın da açık futbolu tercih ettiği mücadeleye Napoli daha iyi başlasa da Udinese özellikle Denis'le çok net bir fırsatı harcadı. Türkiye'de beğenilmeyen De Sanctis haftanın en güzel kurtarışlarından birine imza attı. İlk yarının ortalarına doğru oyunu dengeleyen Udinese ikinci yarıda daha da iyi oynadı. Gökhan İnler'in harika golüyle 1-0 öne geçen Guidolin'in öğrencileri Denis'le farkı 2'ye çıkardı ve rahatladı. Son dakikalarda Tagliavento Napoli lehine biraz basit bir penaltı kararı verdi ve ardından itiraz eden Domizzi'yi kırmızı kartla saha dışına gönderdi. Sezonun flaş ismi Cavani penaltıda topu Mirante'ye teslim etti ve Napoli çok önemli bir fırsatı kaçırdı. Son anlarda gelen Mascara'nın golü ise skorun sadece 2-1 olmasını sağladı.
Bu sonuçla Napoli şampiyonluk yolunda çok önemli bir darbe alırken, Milan iyice rahatladı. Udinese de rakibine çok önemli bir darbe vurarak son 7 deplasman maçında 6. galibiyetini almış oldu.
Parma 2 - 0 Inter
Milan ve Napoli'nin arkasında kalan Inter, Parma deplasmanında çok önemli bir maça çıkarken maç Milan - Sampdoria mücadelesiyle birlikte dönüşümlü olarak yayınlandı.
Giovinco oynadığı futbol ve attığı golle maçın yıldızı olurken, Parma maçı 2-0 kazanıp ligde kalma yolunda çok önemli bir galibiyet aldı. Amauri takımının ikinci golünü atarken son dakikalarda oyuna giren Crespo da müthiş bir gole imza atmaya çok yaklaştı ama şans yanında değildi. Milito ve Sneijder'i kulübede tutarak oyuna başlayan Leonardo bu yenilgiyle birlikte şampiyonluk şansını kaf dağının ardında bıraktı. Parma ise bu galibiyetle rahat bir nefes aldı.
13 Nisan 2011 Çarşamba
Ivaylo Petkov
Futbola doğduğu ülke olan Bulgaristan'ın Spartak Pleven takımında başladı Ivaylo Petkov. Burada 2 yıl forma giydikten sonra yolunun yıllar sonra tekrar kesişeceği Litex Lovech takımına transfer oldu ama burada sadece 1 sezon forma giydi. Tabii Litex’te fazla kalmaması bizim onunla yakından tanışmamızı sağlayan bir etkendi. Aykut Kocaman'ın Alex Yordanov ve Mehmet Yozgatlı'yla beraber, ''Takımın en kilit oyuncularından biri.'' dediği 1976 doğumlu solak, İstanbulspor'da uzun süre forma giyerken oynadığı futbolla herkesin ilgisini çekti. Gösterişsiz ve soğukkanlı futboluyla istikrarlı bir görüntü çizdi; hatta bu performansı ona Fenerbahçe'nin kapılarını açtı. Ama bu transfere sevinenler kadar üzülenler de vardı. O zaman İstanbulspor için yapılan ''Sakin oynuyorlar.'' yorumunun temel taşının Ivaylo Petkov olduğunu söyleyen Aykut Kocaman’dı bu transfere üzülenlerden biri. İstanbulspor’un bazen 4-4-2 bazen 3-5-2 oynayabilmesi için kilit bir oyuncuydu çünkü o. Sol bek, sol açık hatta gerektiğinde stoper olarak oynayabiliyordu Petkov. Üstelik saha dışında da saha içinde olduğu kadar iyi bir çizgisi vardı Bulgar oyuncunun; bu yüzden gidişi tüm takım için üzücü olmuştu.
14 Eylül 2003'deki Fenerbahçe - Gaziantepspor maçıyla sarı-lacivertli formayla tanışan oyuncu ligde sadece 16 maçta forma giyebildi. Ama ilginç olan Fenerbahçe'nin onun oynadığı 16 karşılaşmanın yalnızca 1 tanesini kaybetmesiydi; o kaybedilen maç ise Petkov'un oyunun son 20 dakikasında kenara alındığı ve Fenerbahçe formasını son kez giydiği Çaykur Rizespor maçıydı. 8 ay sürmüştü bu rüya. Bir sonraki adresi Rusya'ydı. FC Kuban Krasnodar forması giyecekti artık. Ama belki Rusya'nın soğuk havası belki de Türkiye özlemi onu bir sezon sonra ülkemize geri getirdi. 31. doğum gününü Ankaragücü forması altında kutlayan oyuncu yine bir geri dönüş yaparak FC Kuban Krasnodar'la tekrar sözleşme imzaladı. Son durağı ise menajerlik oyunlarını yakından takip edenlerin iyi bildiği Litex Lovech takımıydı. Kariyerinin ikinci durağı olan Litex Lovech’e transfer olarak doğduğu topraklara, Bulgaristan'a geri dönüş yaptı. Forma göstererek atılan imzalardan birini gerçekleştirip 3 oyuncuyla birlikte poz veren Petkov şimdilerde Bulgaristan liginde forma giymeye devam ediyor.
08 Ekim 1967 Fenerbahçe - Galatasaray
Ali Sami Yen'de yine bir derbi mücadelesi vardı. Fenerbahçe ligin başından beri oynadığı futbolla eleştiriliyor ama hala üst sıralarda yer alıyordu. Bu maça kadar oynadığı 4 karşılaşmada 3 galibiyet alan Galatasaray'ın ise tek mağlubiyeti vardı; ikincisini de Fenerbahçe karşısında almak istemiyorlardı. Maç öncesi Galatasaray Tarabya, Fenerbahçe ise Pendik otelindeydi. Oyuncular maç saatine kadar oyalanacak bir şeyler bulmaya çalışıyordu. Maçtan bir gün önce Fenerbahçeli oyuncuların bir kısmı tavla bir kısmı briç oynuyor, bazıları ise gruplar halinde sohbet ediyordu. Hazım gece rüyasında maçın 1-1 bittiğini anlatıyor, araya giren Selim ise maçı önce 2-1 kazanacaklarını söylüyordu. Galatasaraylı oyuncular ise otelin Fenerbahçeli aşçısı ve Galatasaraylı aşçı yardımcısıyla bol bol sohbet ediyorlardı.
Maça Galatasaray daha etkili başlamış, özellikle Yılmaz’ın etkili oyunuyla Fenerbahçe kalesinde etkili pozisyonlar bulmuştu. Galatasaray'ın ilk 10 dakikadaki gol girişimleri sonuçsuz kalmış, Fenerbahçe karşı kalede etkili olmaya başlamıştı. 11. dakikada Selim, Fuat'ı savunmanın arkasına kaçırıyor, top sağ kanada doğru açılıyordu. Buna rağmen Fuat korner köşesine yakın bir bölgede topu yakalayıp orta yapma şansı bulmuştu. Galatasaray savunmasında Doğan’ın uzaklaştırmak istediği top üst direğe çarptı ve Yaşar’ın önüne düştü. Soğukkanlı bir şekilde topu kaleye gönderen Yaşar bu golle skoru 1-0’ taşımıştı. İlk yarının bitimine 4 dakika kala ise belki de maçın en net pozisyonlarından birini buluyordu Galatasaray. Metin, Yılmaz'ın ortasını müthiş kontrol ediyor ama kale ağzından topu dışarı gönderiyordu; kaçan gole kimse inanamamıştı.
İkinci yarıya etkili başlayan yine aynı takımdı ama 55. dakikada Fenerbahçe golü buluyordu. Ceza sahasına giren Şeref düşürülüyor, hakem penaltı noktasını gösteriyordu. Penaltı atışını kullanan Ercan'ın plase vuruşunda Yasin ters köşeye yatıyor ve ikinci defa Galatasaray filelerini havalandırıyordu. Fenerbahçe'yi iyice rahatlamıştı. Ziya'nın yerine oyuna giren Abdullah'la daha etkili pozisyonlar bulmaya başlayan sarı lacivertli ekip son vuruşlarda etkili olamıyor ve skor 2-0 olarak kalıyordu. 203. randevuda gülen taraf Fenerbahçe'ydi.
11 Nisan 2011 Pazartesi
7 Ekim 1967 Göztepe - PTT
Yeni başlayan ligin 4. haftasında zorlu bir mücadele vardı. İzmir'in efsane takımlarından Göztepe'nin o haftaki rakibi PTT'ydi. İlginç bir maçtı; Göztepe oyuna hızlı başlıyor ama gol pozisyonlarına PTT giriyordu. Önce 6. dakikada Metin'in ara pasında Zeki bir fırsatı harcıyor, 19. dakikada ise Köksal'la bir başka pozisyonu heba ediyorlardı. Göztepe karşısında istedikleri pozisyonları bulmuşlar ama atakları golle sonuçlandıramamışlardı. O maça çıkana kadar oynadıkları 4 maçta 2 galibiyet ve 2 beraberlik almıştı PTT. 3 gol atıp, 3 gol yemişlerdi üstelik. İlk yarıda kaçan pozisyonlardan sonra gol izlemek için herkes umutlarını ikinci yarıya taşımıştı. Ama Göztepeli Ertan böyle düşünmüyordu. Gürsel pasını Fevzi'ye o da topu Ertan'a aktardı. PTT kalecisi Cavit'in altından topu ağlara gönderen Ertan takımını 1-0 öne geçirip, soyunma odasına galip olarak gitmelerini sağlıyordu.
İkinci yarıya da ilk yarının son dakikalarında bulduğu golün rahatlığıyla başladı İzmir ekibi. İyi oynamaya başlamışlardı ama PTT zaman zaman Göztepe kalesini yokluyordu. Hatta 48. dakikada Köksal’ın ortasına Metin'in vurduğu etkili şutu Göztepe defansından Çağlayan son anda engelliyordu. PTT pozisyonlar bulmaya devam ediyor ama bir türlü gol yollarında etkili olamıyordu. Göztepe, PTT'nin ataklarına hızlı hücumlarla karşılık vermeye başlamıştı; 65. dakikada 2. golü de buldular. Nihat'ın sağ kanattan gönderdiği pası kontrol eden ve topu ağlara gönderen isim ilk golde payı olan Fevzi'ydi. Artık PTT'nin kaybedecek bir şeyi yoktu ve iyice Göztepe kalesine yüklenmeye başladı. Golden 4 dakika sonra girilen net pozisyonda önce Aydın'ın şutunu kaleci Ali çeliyor, dönen topu ise Feridun auta gönderiyordu. 72. dakikada ise bu sefer Köksal'ın şutunu sektiriyordu kaleci Ali, topu tam çizgi üzerinde K.Mehmet uzaklaştırıyordu. PTT'li oyuncuların gol itirazları hiçbir şeyi değiştirmiyordu, karar devamdı. Karşılaşmanın son 10 dakikasına girilirken Atilla'nın topuk pasına ceza sahası çizgisinden güzel bir vuruş yapan Köksal skoru 2-1'e taşıyordu. PTT umutlanmıştı artık. Ama Göztepe'nin hızlı hücumları yine etkili oluyor, Nihat'ın maçın bitimine 3 dakika kala gelen golü galibiyeti perçinliyordu. Bu galibiyetle Göztepe 4. maçında 3 galibiyetini alıyor ve aldığı 1 beraberlikle 7 puana ulaşıyordu...
Bizim Büyük Çaresizliğimiz
"Birlikte geçirdiğimiz o güzel günlere ne olmuştu? Benim aklım hep o günlerdeydi. Ne olmuştu o günlere? Yaşanan şeyler ne olur Çetin, nerede durur? Hatırlamaya ve belleğe ilişkin eğretilemeler beni kesmiyor. Tozlu tavan arasına girmek, eski bir sandığı açmak, sararmış bir defterin sayfalarını çevirmek filan diyorum, beni kesmiyor. Geçmişimizle bağlantı kurmanın tek yolu hatırlamak mıdır? Başka bir eylem yok mu, olamaz mı?"
Barış Bıçakçı - Bizim Büyük Çaresizliğimiz
10 Nisan 2011 Pazar
9 Nisan 2011 Cumartesi
Düttürü Dünya - Zeki Ökten
Kemal Sunal'ın pek bilinmeyen ama en iyi filmlerinden biridir Düttürü Dünya.
Düt-düt 3 çocuğu ve karısıyla yaşarken bir pavyonda klarnet çalarak hayatını kazanmaya çalışır. Ama ekonomik şartlar iyi değildir ve oturduğu evden çıkmak zorundadır. Yıkılacak olan evden ayrılması için para kazanması, yeni bir eve taşınması gerekir. Sesin pek de önemi olmadığı pavyonda düt-düt kimi zaman işini çok ciddiye alarak kimi zaman da eğlenerek çalışır. Solistin bir şarkı bitiminde ''Çok teşekkürler.'' demesine, ''Sanki alkışlayan var da teşekkür ediyor.'' diyen klarnetçi nerede çaldığının farkında olsa da sanat yaptığı konusunda ısrarcıdır.
Düttürü Dünya'da Mehmet'in evde klarnet çaldığı ve kızının oynadığı bölüm ve vestiyercilik yapan eski bir pehlivanın pavyonda sandalyeyle yaptığı güreş filmin en unutulmaz sahnelerindendir...
Yönetmenliğini Zeki Ökten'in yaptığı 1988 yapımı filmin başrollerinde Kemal Sunal, Cezmi Baskın ve İhsan Yüce gibi önemlisi isimler yer alıyor. Senaryosunu Umur Bugay'ın yazdığı film hakkında ilginç bir ayrıntı da Zeki Demirkubuz'un bu filmde yönetmen yardımcılığı yapması...
Wolverhampton Wanderers 0 - 3 Everton
Engin Kehale ile birlikte Wolverhampton - Everton maçındaydım bu hafta. Düşme hattından uzaklaşan Moyes'un öğrencilerinden bu deplasmanda galibiyet beklemiyordum ama Everton özellikle ilk yarıda gol yollarında etkili olup 3 puanı 3 güzel golle aldı.
Maça Wolverhampton Wanderers çok etkili başladı ve Everton kalesini abluka altına aldı. Ancak net fırsatlar bulamadılar. Bununla beraber Everton ilk tehlikeli atağında Jermain Beckford'la 21. dakikada golü buldu ve Molineux'de öne geçmeyi başardı. Son haftaların formda ismi Leon Osman'ın da golde büyük payı olduğunu belirtelim. Golden sonra yine Wolverhampton rakip kaleye baskı kurmaya çalışsa da bu kez sahneye kaptan Neville çıktı ve attığı harika golle skoru 2-0 yaptı. Golden önce Engin'le Baines'in ileri çıkmadığından bahsediyorduk ki Baines hücuma çıkıp golden önce takımına bir serbest vuruş kazandırdı. İlk yarının son anlarında ise Bilyaletdinov harika bir gol attı ve ilk yarı 3-0 sona erdi. İkinci yarıda ise oyunda pek bir şey yoktu ve maç ilk yarıdaki skorla sona erdi.
Maça dair aklımda kalan en önemli şey Beckford'ın oyundan alındıktan sonra David Moyes'a isyanıydı. İkili arasında sert bir tartışma yaşandı. Tabii Everton için çok önemli bir isim olan David Moyes'la tartışmak da gerçekten ilginç. Üstelik sezonun geri kalan bölümünde bekleneni veremeyen bir isimseniz...
Sonuç olarak Everton bu deplasmandan önemli bir galibiyet alırken Wolverhampton Wanderers'ı da ateşin içine attı. Premier Lig'in dibi de daha da karıştı...
8 Nisan 2011 Cuma
Bodrum Hakimi - Türkan Şoray
Defalarca izlediğim ama yönetmeninin Türkan Şoray olduğunu yeni farkettiğim bir film Bodrum Hakimi.
Başrollerde Türkan Şoray ve Kadir İnanır ikilisi oynarken, Kadir Savun, Mahmut Hekimoğlu, Yıldırım Gencel gibi isimler de bu filmde rol almış. Kasabaya yeni gelen hakim Nevin'le Ömer Bey arasında yaşanan aşkı anlatan film sade ve etkileyici. Senaryosunu Safa Önal'ın yaptığı filmin yapım yılı 1976.
Filme dair en etkileyici cümlelerden biri ise Ömer Bey'e ait...
''27 yaşındayım; nasıl ölürüm?''
7 Nisan 2011 Perşembe
Ceza - Mehmet Dinler
Kadir İnanır'ın efsane filmlerinden biridir Ceza.
''Sana ilim aleminin yeni Einstein'ı diyorlar.''
Atom mühendisi(!) olan Kadir İnanır babasının kumar illeti yüzünden ölmesiyle insanlık için çalışmaya tövbe eder ve bu hayatı bırakır. Üniversiteden ayrıldığını söylediği hocası ise bu duruma çok üzülür ve onun yokluğundan duyduğu üzüntüyü yukarıdaki cümleyle açıklar. Filmin ilk sahnelerinde unutulmayan bir ayrıntı da Kadir İnanır'ın başka bir kıyafeti yokmuş gibi her yerde sürekli beyaz önlükle gezmesidir.
Başrollerinde Kadir İnanır ve Hale Soygazi'nin oynadığı film 1974 yapımı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

















































